ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

BİR ŞEHRİN ARDINDAN (İstanbul)

Sınırları belirsiz bırakılmış bir yerdeyim… Hiç açmaz dediğim ağaçlar çiçek açtı. Gövdesi yosun tutmuş ağaçlar… Hiç tanımadığı bir el tarafından dalları koparılmış ağaçlar… Onca ağacın arasında yeşil, yemyeşil bir el arabası geçiyor; içerisinde kazma kürekle… Bir ağaç, dibinden toprağı çalınmak üzere bekliyor… Bankın üzerinde yetmişini devirmiş genç delikanlılar, beyaz bir örtünün üzerine çizdikleri karenin üzerinde taşları oradan oraya gezdirirken, yanlarındaki bir sonraki hamleyi tahmin etmeye çalışıyorlar; gecikmiş onca zamana rağmen… Ve ben, Ocağın son demlerine doğru İstanbul’a veda ederken, toplanmış bütün anıların eşyalarını eskiciye emanet ediyorum; bir daha geri dönmemek üzere… Toprağı değiştirilmiş bir ağaç gibi tutunmaya çalışırken yürüdüğüm onca yolun, sadece nefes nefese kalmaktan ibaret olduğunu anlıyorum… Ve anladığım ama anlamazlıktan geldiğim diğer şeylerin yanına bir ip bırakıyorum… Urgan ipi… Urganın ipini tel tel çözüp, arasına ne varsa sakladım; sonra yeniden büktüm,dar ağacında sallansın diye. Ben, sensiz yaşadığım bu şehrin üzerini kara bulutlarla kaplayıp, gözyaşlarını yağmura denk düşürdüm. Bir daha sorma “nerede, nasılsın?” diye Bütün ışıkları söndürüp, titreyen sokak lambalarının altında yaktım, şiirlerimi ve sana diyemediğim nice sözleri… Hangi kuru çalda kaldıysa kuşlar, orayı taşladım. Sığmadım hiçbir yere, sığdıramadım bir avuç yüreğimi. Kara bulutların altında, kara toprağın altına gizledim kendimi; bir daha “nerede, nasılsın?” diye sorma diye… Sen bir daha beni bulup ses etme diye… Ve ben, adımlarım küçüldükçe anlıyordum sessizliğin ağırlığını… Bu sessizlik değil, hissizlikti… Başa kakılan ağır topları bir bir dağıtırken, yağmalanan beynimin her bir hücresi, izah dahi istemeden hükmü veriyordu… Kırılacak ne kalem kaldı ne de yazılacak bir kâğıt. İnsan olmanın ağırlığı düşünmekten geçiyordu ya da hiç düşünememekten… Yorgunum. Kalktığım sofranın ağırlığı eşliğinde kahkahalara boğulan odaların duvarları üzerime gelirken, sessizliğin daha ağır olduğunu anlıyorum… Susmak istemiyorum, konuşacak beni bulamıyorum… Ben neredeyim, bilmiyorum… Bütün bunlara sebep İstanbul'du... İstanbul... İstanbul’a veda etmek, bir şehirden ayrılmak değildi... İnsan, bir şehri terk ederken aslında sokakları değil, kendi içinde çoğalmış bütün ihtimalleri geride bırakıyordu. Aynı kaldırımda farklı yıllarda yürümüş ayak izlerini, aynı gökyüzüne bakıp başka başka dualar etmiş hâllerini… İstanbul, taş ve sudan ibaret de değildi; insanın yarım kalmış cümlelerini saklayan Anadolu irfanı gibi, kimi zaman yüreğine basan kimi zaman da kapının dışında bırakan... Bu şehirden gitmek, yalnızca bir adresi silmek değil, her köşesine bir anı iliştirilmiş bir yükü sırtından indirmeye çalışmaktı...  Bırakılan evler kadar, girilememiş kapılar da ağırdı. Söylenememiş sözler, geç kalınmış yüzler, bir daha aynı pencereden bakılamayacak akşamlar… Gecenin omuzlarına bırakılmış, sınırları belirsiz bir gecenin hayrını da şerrini de bırakıyorum...
Ekleme Tarihi: 27 Ocak 2026 -Salı

BİR ŞEHRİN ARDINDAN (İstanbul)

Sınırları belirsiz bırakılmış bir yerdeyim…
Hiç açmaz dediğim ağaçlar çiçek açtı.
Gövdesi yosun tutmuş ağaçlar…
Hiç tanımadığı bir el tarafından dalları koparılmış ağaçlar…
Onca ağacın arasında yeşil, yemyeşil bir el arabası geçiyor; içerisinde kazma kürekle…
Bir ağaç, dibinden toprağı çalınmak üzere bekliyor…

Bankın üzerinde yetmişini devirmiş genç delikanlılar, beyaz bir örtünün üzerine çizdikleri karenin üzerinde taşları oradan oraya gezdirirken, yanlarındaki bir sonraki hamleyi tahmin etmeye çalışıyorlar; gecikmiş onca zamana rağmen…

Ve ben, Ocağın son demlerine doğru İstanbul’a veda ederken, toplanmış bütün anıların eşyalarını eskiciye emanet ediyorum; bir daha geri dönmemek üzere…

Toprağı değiştirilmiş bir ağaç gibi tutunmaya çalışırken yürüdüğüm onca yolun, sadece nefes nefese kalmaktan ibaret olduğunu anlıyorum…

Ve anladığım ama anlamazlıktan geldiğim diğer şeylerin yanına bir ip bırakıyorum…

Urgan ipi…

Urganın ipini tel tel çözüp,

arasına ne varsa sakladım; sonra yeniden büktüm,dar ağacında sallansın diye.

Ben, sensiz yaşadığım bu şehrin üzerini kara bulutlarla kaplayıp, gözyaşlarını yağmura denk düşürdüm.

Bir daha sorma “nerede, nasılsın?” diye

Bütün ışıkları söndürüp, titreyen sokak lambalarının altında yaktım, şiirlerimi ve sana diyemediğim nice sözleri…

Hangi kuru çalda kaldıysa kuşlar, orayı taşladım.

Sığmadım hiçbir yere, sığdıramadım bir avuç yüreğimi.

Kara bulutların altında, kara toprağın altına gizledim kendimi; bir daha “nerede, nasılsın?” diye sorma diye…

Sen bir daha beni bulup ses etme diye…

Ve ben, adımlarım küçüldükçe anlıyordum sessizliğin ağırlığını…

Bu sessizlik değil, hissizlikti…

Başa kakılan ağır topları bir bir dağıtırken, yağmalanan beynimin her bir hücresi, izah dahi istemeden hükmü veriyordu…

Kırılacak ne kalem kaldı ne de yazılacak bir kâğıt.

İnsan olmanın ağırlığı düşünmekten geçiyordu ya da hiç düşünememekten…

Yorgunum.

Kalktığım sofranın ağırlığı eşliğinde kahkahalara boğulan odaların duvarları üzerime gelirken, sessizliğin daha ağır olduğunu anlıyorum…

Susmak istemiyorum, konuşacak beni bulamıyorum…

Ben neredeyim, bilmiyorum…

Bütün bunlara sebep İstanbul'du...

İstanbul...

İstanbul’a veda etmek, bir şehirden ayrılmak değildi...

İnsan, bir şehri terk ederken aslında sokakları değil, kendi içinde çoğalmış bütün ihtimalleri geride bırakıyordu. Aynı kaldırımda farklı yıllarda yürümüş ayak izlerini, aynı gökyüzüne bakıp başka başka dualar etmiş hâllerini… İstanbul, taş ve sudan ibaret de değildi; insanın yarım kalmış cümlelerini saklayan Anadolu irfanı gibi, kimi zaman yüreğine basan kimi zaman da kapının dışında bırakan...

Bu şehirden gitmek, yalnızca bir adresi silmek değil, her köşesine bir anı iliştirilmiş bir yükü sırtından indirmeye çalışmaktı... 

Bırakılan evler kadar, girilememiş kapılar da ağırdı. Söylenememiş sözler, geç kalınmış yüzler, bir daha aynı pencereden bakılamayacak akşamlar…

Gecenin omuzlarına bırakılmış, sınırları belirsiz bir gecenin hayrını da şerrini de bırakıyorum...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.