Anadolu’nun tozlu yollarında, kerpiç duvarların serinliğinde ya da bir esnaf çay ocağının önünde beklediğim hiçbir sıra, İstanbul’un bu "elit" semtindeki kahve kuyruğu kadar ağırıma gitmemişti. On dakika boyunca o "siyah suya" ulaşmayı beklemek, modern dünyanın bir parçası değil de sanki kendimle girdiğim bir iç savaşın mevzisiydi.
Tam bu anlamsız bekleyişin ortasında, omuz başımdan süzülen bir çift gözün ağırlığını hissettim. Kadın, merakına yenilip yüzünü yüzüme dökmüş ama tam dilinin ardındaki o kelimeleri söyleyemeyen acemilik ile önüne dönmüştü. O anki refleksle arkama döndüğümde, vaktinden önce uyanmış bir ceylanın ürkek ama derin bakışlarıyla karşı karşıya geldim. "Acaba beni tanıyor mu?" diye geçirdim içimden; ama hayır, bu kadar derin bir bakışı daha önce görmüş olsam muhakkak ruhumun bir köşesine not ederdim. Hiç ses çıkarmadım, önüme döndüm.
Yanımdaki arkadaşımla bu "bekleme" eyleminin tuhaflığı üzerine konuşurken, arkamdaki o duru ses boşluğu doldurdu:
— "Keyfi bir şey için bekliyoruz, Allah’tan sağlığımız yerinde... Ya sızlayarak ilaç bekleseydik?"
Bu cümle, o anki sabırsızlığımı bir "şükür" tacıyla sakinleştirdi. Tebessümle onay verdim ama kararlıydım; doğrudan bana bir soru yöneltilmedikçe o kalabalıkta kelime israf etmeyecektim. Lakin içimi kemiren o saçma sapan, o ele avuca sığmaz merak beni diri diri yiyordu. Bu gözlerin bir ismi olmalıydı ve o isim, bu derinliğe ihanet etmemeliydi. Dakikalar geçiyor, arkadaşımla kadın arasında küçük bir sohbet dönüyor ama o beklediğim "tanışma faslı" bir türlü gerçekleşmiyordu. İçimdeki merak ateşi harlandıkça "Allah’ım delireceğim!" diye feryat ediyordu sessizliğim.
Sonunda o an geldi; biz arkadaşımla yönümüzü kadına döndük ama ben hala susuyordum. İçimdeki o fırtınayı dindiremeyince, merakımın garipliğine bir kılıf uydururcasına arkadaşıma fısıldadım:
— "Hiç saçma sapan merakların oldu mu?"
Arkadaşım gülümseyerek "Olmaz mı, çok!" dedi ve birkaç örnek sıralamaya başladı. Derin bir nefes alıp asıl niyetimi aklına düşürdüm:
— "Yok... Bundan daha saçma merakların oldu mu? Mesela ben şu an bu hanımefendinin ismini merak ettim?"
Arkadaş sessiz kalmıştı. Aklımdan geçenleri dahi tahmin etmekte zorlandığına emindim.Beklediğim onayı alamayınca bu merakın ateşi ancak o ismi duyduğumda söneceğine kâni oldum. Bir anda, kadına döndüm:
— "Sizi rahatsız ediyorum ama isminizi bahşeder misiniz?"
— "Yetkin..." dedi.
Şaşkınlığımı gizleyemedim. Bir isabetin verdiği o mağrur sevinçle, "Biliyordum!" dedim, "Bu gözlerin sahibi sıradan bir isme sahip olamazdı." O, isminin hakkını veren bir olgunluktaydı.
— "Sizinki?" diye sordu nezaketle.
— "Ismahan..."
— "Anlamı ne?"
— "Edepli ve disiplinli..."
Kadın, sanki ruhumu bir bakışta tartmış gibi o zarif tebessümüyle ekledi: "İnsanlar isminin ağırlığını taşırmış, sizde onu çok iyi hissettim." Lakin benim merakım bir durakta durmuyordu; "Memleket?" diye soruverdim bir çırpıda.
— "Erzincan..." dedi.
Erzincanlı Yetkin... Ne huyunu bilirdim ne suyunu; ama o kahve bekleme sırasında iç savaşı bitirip o berrak bakışları ve merak uyandıran yanı ile o saatleri tebessüm içinde geçirmemi sebep olmuştu. Kadın nezaketle teveccühlerini sıralarken, ben sadece "Gözleriniz..." diyebildim. "Tuhaf..." Kelimeler kifayetsiz kalmış, o derinliği anlatmaya yetmemişti. Arkadaşım o sevecen ve sıcak yanıyla araya girip samimiyeti pekiştirirken, sonunda o boş ses duyuldu: "Kahveler hazır"
Karton bardakları elimize alıp veda vaktine geldiğimizde, son bir kez ardıma bakıp "Kendinize iyi bakın, tanıştığımıza memnun oldum, hoşçakalın" dedim. O kalabalıktan uzaklaşırken, zihnimde birkaç gün önce duyduğum o eleştiri yankılandı. Kıymet verdiğim biri iğnenin ucunu batırır gibi;
— "WhatsApp gibisin!" demişti. "Biri bitiyor diğeri başlıyor, senin bu merakının sonu yok!"
Aslında o gün o gülüşün arkasına saklanan şey, soframa konulan bir "soru sorma yasağı"idi Meraklı bir ruha vurulmak istenen sessiz bir kilit... Normalde olsa ordularımı toplar, merakımın beni hayata bağlayan bir şey olduğunu anlatmak için savunmaya geçerdim. Ama bu sefer sustum. İyi ki de sustum; çünkü adam haklıydı.
Ben bir "durakta" fazla kalamıyor, bir hikâyeden diğerine akıyordum. Bu suskunluk, ona alışmanın verdiği bir kabulleniş miydi, yoksa artık..................., o olgun sessizlik mi, emin değildim.
Sadece içimdeki o Erzincanlı Yetki'nin bakışın sıcaklığıyla, bir sonraki merakıma doğru sessizce yol aldım...
İnsanlar sizin neyi neden merak ettiğinizi/ öğrenmek istediğinizi bilemez. Sizin için önemli olan diğeri için kayda değer değildir... velhasıl kelam, merak iyidir, insanı dinç tutar, öğrenmeye sevk eder ama kime, neyi, nasıl ve ne zaman sorduğunuz çok önemli. Bu yüzden herkese her şeyi soramazsınız deyip bu haftayı şiirle taçlandırıp sayfayı çevirelim...
Vazgeçmedim sana kelimeler biriktirmekten,
Sadece kestim onları zarfa koyup göndermekten.
Her satırımda binlerce soru, binlerce merak...
Eşiğine varmadan kuruyor kalemimin mürekkebi,
Sana ulaşamamanın sebebi, beni celb eden merakım
Öyle şeyleri merak ediyorum ki...
Nasıl tutarsın mesela o ince belli çay bardağı?
Hangi sayfasında dalıp gidersin okuduğun kitabın?
Yazarken hangi harfe daha çok yüklenir parmakların?
Nasıl yersin yemeğini,
Uykun mesela....
