Bu hafta, geçmişin ağır yüklerinden sıyrılıp kelamın şifasına sığınan bir ruhun, küllerinden doğuşunu bir pazar temizliği havasında anlatalım... İlk başlarda sitemkar zannedilen fakat derinliklerde kelamın gönül çelen tarafını idrak ettirmeye çalışarak olmaz mı? Bence olur, hatta gayet de iyi olur. Biz bayanlar pazar temizliğini severiz bahara uyanan gözler gibidir o temizlik... Lakin bu hafta evin odalarından ziyade, gönül evinin o dar sokaklarını el atacağız...
O zaman Bismillah!
Sen, zihnimin o dar sokaklarına kazınırken; aklına geliyor mu bir daha karşı karşıya gelmek? Çıktığım yolculukların her adımına adını bırakırken, suretine gözlerim kapalı bakıyordum... Firkat ettiğim günden beri kaç günü bir çuvalın içine sıkıştırıp, geceleri o dört duvar arasına saldım, biliyor musun?
Dik yamaçlara tırmanırken, ayağımın altında beni yutmayı bekleyen o denizi andıran sessizliği yırtıp, koynunda soluklanmak adına sesini yayıyordum boşluğa... Ne demek istediğimi dahi bilmeden, neyi neden sorduğumdan habersiz; küçük bir çocuğu azarlar gibi bakan bakışlarını silip atmadan öylece susuyordum.
Artık öfkeye yer vermiyorum. Yırtık bir pantolondan görünen dizlerimi saklama ihtiyacı bile duymadan, o kanayan yaraları nasıl iyileştirdiğimi elbet öğrenecektin; lakin zamanı vardı. Cinayet masasından çıkıp gelmiş kalemimle, bir duygu selini andıran o itirafları yapmaya henüz razı değilim. Türk Sanat Müziği eşliğinde kovaladığım düşüncelerime bir yenisini eklerken sen, benim yeni bir merakın peşinde koştuğumu fark edeceksin hem de 700 kilometre öteden...
Sesin, sırtımı dayadığım duvarlardan daha soğuktu. O sesin kıvrımlarında gidip gelirken ağaçların yaprakları, ısınmaya çalışır gibi ıslık çalıyor; o bildik ayrılık türkülerini fısıldıyordu... Ne kadar zaman sonra görmüştüm seni? En son ne zaman sesinle çınlamıştı kulaklarım? Cüssenin ağırlığı ne zaman dikilmişti karşıma?
Evet, hatırladım... 2014 yılıydı.
Yüreğimden dökülen cümleleri sana emanet ettikten sonra, "Benden sana bir hatıra" diyerek elime tutuşturduğun o kalemle beni kapıya kadar uğurlamıştın. İstanbul’a geldikten sonra sımsıkı sarılma isteğime karşı çıkan bir şehrin kaldırımlarında eze eze silip attım duyguları.... O günden bu yana kurduğum hayallerin, saydığım günlerin haddi hesabı yokken; avazı çıkmayan bir sessizlikle Güneydoğu’nun o dar sokaklarına gitmiştim.
2 Şubat’tan 5 Şubat’a tehir edilen bir vefatın ardından; gözyaşlarını değil ama anıları silmeye cesaret edemeyen seni görünce ne yapacağımı şaşırmıştım. Köprünün altından çok sular geçti... Her limanda bir soluk bırakırken, aslında canımı senin önünde bıraktığımı yeni idrak ediyorum. Yazılarıma değen onlarca gözün yarattığı o gizli kıskançlığı artık içinde saklayamıyordun. Sen, sana dair yazılan o satırların "ustasını" severken; ben artık senden hiç bahsetmemeyi öğrenmiş biri olarak, yeni bir soluğu ensemde hissediyordum.
Veda, en çok sana yakışmıştı. "Bazı insanlar çabuk unutulur, bazıları unutulmaz; sen ikincisisin" derken, unutmamayı seçen seni koyacak yeri çoktan bulmuş ve arkama bakmadan gitmenin onuruyla dolmuştum.
Gelecekmişsin... İstanbul’un havasına bir nefes ekleyip geri gidecekmişsin. İstanbul seni bağrına basarken, benim bu şehirden kaçış planım kâğıtlara ifşa olurken sen, belki de yol üstünde olacaksın.... "Umurumda değil" desem yalan olur ama şimdi saklanacak bir köşe başı arıyorum. Göz göze gelmemeyi yeğlerken, ruhumu arındıracak o büyük kavuşmayı 14 Nisan Salı gününe saklıyorum.
Sahnenin ortasından onca insana seslenen o sesin gölgesinde, kendimi bile unutmayı seçiyorum. Ruhumun kitaplığının tozlarını alan o insana emanet ediyorum. O; konuşmadan beni anlayan, yargılamayan, ardımdan dualarla uğurlayan tek limanım...
Evet, artık ağlamayı bir çaresizlik olarak görmüyorum; aksine, onu bir arınma yolu olarak seçiyorum.
İtiraflar, itiraflar... Kalemin kâğıda döküldüğü, sessizliğin sese dönüştüğü satırlar hâline gelsede bir kelamın, bir sesin eşiğinde yeniden kendime gelmenin güneşle beraber yeniden doğuşun hikayesini yazıyordum. Çünkü ne vakit kelam meclisine misafir olsam, sanki bir insan evinin önünü süpürüp ferahladığında duyduğu o huzur gibi, gönül evimin tozunu alınıyor, ruhumu dinginleştiriyordum... Kelam, ömrüme birer 'yol levhası' gibi yerleşir hâle geliyordu...
Kulağa değil, doğrudan kalbe hitap eden o nadide üslub da varsa ziyadesiyle mest olmuş bir hâlde buluyordum evin yolunu. Birde yol boyunca kurtlar sofrasına düşmemek için yoldaş varsa, kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir gönül iklimine dönüşümünü izliyordum. Gözden gönle akan o şifalı sükût ve kelam, ruhumuzun en muhtaç olduğu manevi azık nasıl olur da bir kelam da bulunur...
Eee ne demiş Yunus Emre;
"Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz."
Öyle ya boşuna dememiş büyükler ya kaftan ya kefen...
