Ankara’dan dönen tren daha perona yanaşmadan, İstanbul’un seması çoktan kararını vermişti sanki. Kapılar açıldı, kalabalık dağıldı; tam o anda yağmur, beklemeye tahammülü kalmamış bir öfkeyle bastırdı. Damla damla değil, sanki yıllardır biriktirdiğini boşaltmak ister gibi… Rüzgâr, peronun metal direklerine çarparak uğulduyor, insanların omuzlarına abanıyordu. Herkes aynı telaşla aynı yöne kaçmaya başlamıştı. Kapalı bir yer, kuru bir an, güvenli bir boşluk.
Ben de koştum. Ama birkaç adım sonra, yağmurdan kaçarken yakaladım kendimi. “Neden?” diye sordum. Kuru bir alana geçtiğimiz anda hiç tanımadığım bir kadın “afetsiz ver Allah’ım” diye dua etti. İçimden amin desem de bir yandan da sorgulama o daracık alanda başlamıştı.
Doğa sabırlıydı ve biz insanlar olarak o sabrı çoktan taşırdık. Ve tıpkı insanlarda olduğu gibi “sessiz atın çiftesi pek olur” zihniyetiyle o suskunluk artık son haddesindeydi. Bu yüzdendi bu haykırış. Çünkü insan, düşünmeden ve durmadan tüketmişti. Toprağın nefes almasına izin vermeden beton dökmüş, suyun yolunu kesmiş, ağacın gölgesini gereksiz bulmuştuk. Denizler doldurulmuş, kıyılar düzeltilmiş, rüzgârın geçeceği koridorlar binalarla kapatılmıştı. Doğanın asıl kaynaklarına sarılmak yerine, onu ehlileştirebileceğimizi zannettik.
Oysa yağmur toprağa ulaşmak ister, kuş konacak bir dal arar. Rüzgâr savuracak bir yaprak… Ama biz bütün boşlukları doldurduk. Her ihtimali kapatıp, ne kendimize yaşayacak mekân ne nefes alacak yer bıraktık ne de doğaya imkân.
İnsan, elindekilerle yetinmediği için doğa, elindekileri geri almaya başladı. Sertliği de buradan geliyordu. Bu bir saldırı değil, bir hatırlatmaydı. “Beni yok sayamazsın” deme hâli…
Olduğum yerden çıkıp, doğaya “ben senden yanayım” demek istercesine ıslanarak araca yöneldim. Direksiyona geçince yüzüme turuncu sokak lambasının vurmasıyla aklıma Maymunlar Cehennemi filmi geldi. Ormanda yaşayanların, yaşam alanlarını koruma çabası… İnsanların, “bir adım daha” diyerek her yere yayılması… Sonunda başlayan savaş. Alttarafı filmdi. Meğer belgeselmiş, sadece zamanı erkenden çekilmiş.
Doğa şu an aynı noktada. “Buraya kadar” demeye başladı. Bunun en büyük kanıtı, şu an ülkenin her bir yanında çekilen susuzluk ve kuraklık. Doğa yavaş yavaş verdiği her şeyi geri almaya çalışıyordu…
Dürüst olalım. Kaçtığımız şey ne yağmurdu ne de fırtına. Bizler kendi payımıza düşen o sorumluluktan kaçtık. Doğanın sertliği, insanın düşüncesizliğinin aynasıydı. Muhtemelen bunu bile göremeyecek ya da üç maymunu oynayacaktık; görmedim, duymadım, bilmiyorum… Ne kadar hoyratsak, o kadar acımasız gelecek bu savaşı aslında çoktan hak ettik…
Açık konuşayım, doğa intikamdan ziyade dengeyi kurmaya çalışıyor. Farkındaysanız hepsini bir anda almıyor; yavaş yavaş, sindire sindire çekiyor… Peki, bizim bunları anlama, idrak etme imkânımız ne? Bana kalırsa sıfır…
Asıl kaynaklara sarılmak yerine kolay olanı seçmiş; toprağı, suyu, rüzgârı kontrol edebileceğini sanan insanlar, doğanın dilinden anlar mı sanıyorsunuz… Şimdi her fırtına, her taşkın, her kopan çatı bize aynı soruyu sorduracak:
“Neler oluyor?”
Belediyeler suçlanıp, idareciler iş yapmıyor diye eleştiri yağmuruna tutulacak. (Bir yere kadar haklılar.
Yapılması gereken kaçmak değil, durup dinlemekti ve doğayla anlaşmaya varılmalıydı. Ve bu anlaşmayı idareciler değil, topyekûn insanlar yapmalıydı.
Yağmurun ne istediğini, rüzgârın neyi hatırlattığını, toprağın neden susuz kaldığını oturup düşünmek gerekirdi. Aksi hâlde insanın, doğayla yaptığı bu savaştan sağ çıkması mümkün değil.
