ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

Gözlerimi Sana Kapatır Gibi (Ölmek İstemiyorum)

Gözlerimi sana kapatır gibi kapatıyorum bu akşam. Son kez seni doya doya görmüş gözlerimi uykunun kucağına sımsıkı sarıyorum. Bakma geleyim göreyim demelerime; aslında karşına çıkacak cesareti bulamıyorum. Hani gel desen gelemeyecek kadar korkak olduğumu kendimden bile gizliyor olmamı şaşmıyorum artık... Eksikliğini hissettiğim yerden kırıp atınca, elin sonunda kırılacak bir şeyin kalmayışının sevincinden midir nedir, bu gece gözlerimi sana kapatır gibi kapatıyorum... İlk değil ama son kez... Yavaş yavaş siliniyor siluetin. Sonra dalga dalga uzaklaşıp kayboluyor sesin. Duymuyor, görmüyorum artık. Sol yanımda kalan bu şeyin adı sanı olmadığı için de kimsesizler mezarlığına bırakıyorum. Acımasızca! Değil. Bilakis istenen gibi. Unutturmak için yapılan her bir hamle ve örülen buz gibi duvarların geçilmez olduğunu düşünecek kadar zamanım yok. Olan oldu diyorum, önümdeki maçlara bakıyorum. Beraberlik söz konusu değil, yenilmekle mükellefim gibi geliyor. Bu saatten sonra futbolu bırakacak değilim ama gözlerimi sana kapatır gibi kapatıyorum bu gece... Acıları kutsamak gibi bir huyum yok. Ölmesin diye diretmiyorum. Bir şey söylemek, yapmak da istemiyorum. Uzun uzun izlemek istiyorum seni. Ve düşüncelerime iskonto getirmeden dibine kadar yaşamak zamanı. Hani ölümüne derler ya! İşte tam da öyle, ölümüne... Parmaklarımın arasında gezen saçlarını düşlüyorum; burnunun üzerinden inen dudaklarının kıvrımına, bir ovanın düzlüğünü izler gibi bakıyorum... Bu satırlar, bir vedanın olabilecek en çıplak, en dürüst ve en derin hâlini kulaklarınıza fısıldıyor gibi gelir. Mümkün değil. Bu can, bu beden kafesin içinde kaldığı sürece iki mapushane hâli hasıl. İki mapushane hali ki; biri seni saklayan bu dört duvar, diğeri seni bende hapseden bu göğüs kafesi. Ne yana dönsem parmaklık, neyi solusam bilmediğim o kokuna karışmış firar arzusu. Aslında tahliye de olmak istemiyorum. İnsan kendi içine bu kadar derin bir kuyu kazmışken, hangi gökyüzü ona özgürlük vaat edebilir ki? O yüzden kapattığım gözlerimin ardında, karanlığın en koyu yerinde iki mahkum gibi seni kucağıma çekip uyuyuyorum. Suçum nedir sormuyorum artık. Hakim de benim, savcı da, kalemi kıran cellat da. Ben istediğim için ördüm hücreleri; bu zindanın içinde kalmayı seçmek hepsinden daha kolay. Bir başka eli tutmaya cesareti olmayan ellerimin artık bahanesi hazır. Parmak uçları başka bir hayalin üzerinde geziniyordu... Bir ovanın düzlüğünde kaybolup gitmek varken, parmaklık ardında son kez kapatıyorum gözlerimi sana... İşte bu yüzden, bu can bu bedende kaldığı sürece ne tam anlamıyla gitmek var bize, ne de kalıp yeniden başlamak. Sadece durmak var; bir revirin soğuk ranzasında, gözlerini tavana dikip dışarıdaki yağmurun sesini dinler gibi, senin bende kalan son yankılarını dinler gibi... Gözlerimi sana kapatıyorum bu gece. Gardiyanın ışıkları söndürmesini beklemeden, kendi karanlığımın şalterini indiriyorum. Varsın iki mapushane hali sarsın dört bir yanımı; içeride ben, dışarıdaki de ben... Müebbetmişiz gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi... İşte böyle böyle öldü kadınlar; son kez bakmak istediği o gözler celladı oldu. Suçu her ne olursa olsun bir insanı öldürmekle görev addeden sözde erkeklere(!) sözüm. Adam(!) sıfatıyla gezen ama adamlıktan nasibini alamamışlara... Şimdi yazının başını okuyunca bir yürekteki o devasa yangını, her bir kelimesi barut kokan bu iç döküşü okudunuz; hatta metnin sonuna kadar bir aşkın ve vedanın en derin, en melankolik sokaklarında yürüyüp "Bu ne aşk!" dediniz, değil mi? Yok öyle dava. Yok böyle bir sevme olayı. Varsa da sadece kâğıdın üzerinde... "Şair sözü yalan derler", duymadınız mı? İşte böyle böyle öldü kadınlar; bu duygularla, son kez bakmak istediği o gözler celladı oldu. Gözlerimi kapatıyorum bu gece ama bu bir teslimiyet değil; adını koyamadığım o vahşetin gölgesinde bir saygı duruşu. Sahi, ne zaman sevgi denen o kutsal sığınak, bir kadının son nefesini teslim ettiği bir mezbahaya dönüştü? Ne ara "benimsin" kelimesi, bir göğüs kafesini paramparça edecek kadar keskin bir namlu oldu? Adamlar (!) O heybetli omuzlarınızla ve ceketlerinizin arkasına sakladığınız o sözde gururunuzla bir hayatı söndürmeyi güç sandınız. Bir kadının parmak uçlarındaki dünyayı, saçlarının kokusunu, hayallerinin ufkunu unufak etmeyi "namus" bildiniz. Oysa adamlık; o ovanın düzlüğünde bir çiçeği ezmeden yürüyebilmekti, fırtınada ona gökyüzü olabilmekti. Kendinden başka hiçbir şeye gücü yetmeyen o korkak ellerinizle bir canın üzerine çökerken, aslında kendi insanlığınızın ipini çektiniz. Tetikten önce çekilen o şalterler, kalemi kırmadan önce indirilen o buz gibi sessizlikler... Şimdi hangi mahkeme, hangi takım elbise hafifletebilir bir kadının gözlerindeki o son bakışın ağırlığını? Hangi kravat örtebilir ellerinize bulaşan o kanı? Biz bu hücrede, bu iki mapushane halinde kendi içimizin derin kuyularında kaybolmayı seçerken; siz bizi kör kuyuların dibine, beton soğukluğuna, kara toprağın altına diri diri gömdünüz. Gözlerimi kapatıyorum evet; ama unuttuğunuz bir şey var: Ölen her kadının ardında, karanlığın en koyu yerinde biriken bir çığlık var. O çığlık ki, kurduğunuz o sahte krallıkların, buzdan duvarlarınızın üzerinden aşacak. Bu gece gözlerimi, o son kez baktığı gözlerde kendi ölümünü gören tüm kız kardeşlerim için kapatıyorum. Varsın şalterler insin, varsın gardiyanlar ışıkları söndürsün. Bu zindan bizim değil; bir hayatı elleriyle katledecek kadar alçalan o sözde erkeklerin ebedi müebbet yeri... Sözüm meclisten dışarı ancak vicdanlara yakın. Biz "kalp kıranın namazı tutmaz" diyen bir topluluk iken, bir çiçeği tamamen soldurmak da neyin nesidir? Kendinize gelin!
Ekleme Tarihi: 21 Mayıs 2026 -Perşembe

Gözlerimi Sana Kapatır Gibi (Ölmek İstemiyorum)

Gözlerimi sana kapatır gibi kapatıyorum bu akşam. Son kez seni doya doya görmüş gözlerimi uykunun kucağına sımsıkı sarıyorum.

Bakma geleyim göreyim demelerime; aslında karşına çıkacak cesareti bulamıyorum. Hani gel desen gelemeyecek kadar korkak olduğumu kendimden bile gizliyor olmamı şaşmıyorum artık...

Eksikliğini hissettiğim yerden kırıp atınca, elin sonunda kırılacak bir şeyin kalmayışının sevincinden midir nedir, bu gece gözlerimi sana kapatır gibi kapatıyorum... İlk değil ama son kez...

Yavaş yavaş siliniyor siluetin. Sonra dalga dalga uzaklaşıp kayboluyor sesin. Duymuyor, görmüyorum artık. Sol yanımda kalan bu şeyin adı sanı olmadığı için de kimsesizler mezarlığına bırakıyorum.

Acımasızca!

Değil. Bilakis istenen gibi. Unutturmak için yapılan her bir hamle ve örülen buz gibi duvarların geçilmez olduğunu düşünecek kadar zamanım yok. Olan oldu diyorum, önümdeki maçlara bakıyorum. Beraberlik söz konusu değil, yenilmekle mükellefim gibi geliyor. Bu saatten sonra futbolu bırakacak değilim ama gözlerimi sana kapatır gibi kapatıyorum bu gece... Acıları kutsamak gibi bir huyum yok. Ölmesin diye diretmiyorum. Bir şey söylemek, yapmak da istemiyorum. Uzun uzun izlemek istiyorum seni. Ve düşüncelerime iskonto getirmeden dibine kadar yaşamak zamanı. Hani ölümüne derler ya! İşte tam da öyle, ölümüne...

Parmaklarımın arasında gezen saçlarını düşlüyorum; burnunun üzerinden inen dudaklarının kıvrımına, bir ovanın düzlüğünü izler gibi bakıyorum...

Bu satırlar, bir vedanın olabilecek en çıplak, en dürüst ve en derin hâlini kulaklarınıza fısıldıyor gibi gelir. Mümkün değil. Bu can, bu beden kafesin içinde kaldığı sürece iki mapushane hâli hasıl. İki mapushane hali ki; biri seni saklayan bu dört duvar, diğeri seni bende hapseden bu göğüs kafesi. Ne yana dönsem parmaklık, neyi solusam bilmediğim o kokuna karışmış firar arzusu. Aslında tahliye de olmak istemiyorum.

İnsan kendi içine bu kadar derin bir kuyu kazmışken, hangi gökyüzü ona özgürlük vaat edebilir ki? O yüzden kapattığım gözlerimin ardında, karanlığın en koyu yerinde iki mahkum gibi seni kucağıma çekip uyuyuyorum. Suçum nedir sormuyorum artık. Hakim de benim, savcı da, kalemi kıran cellat da. Ben istediğim için ördüm hücreleri; bu zindanın içinde kalmayı seçmek hepsinden daha kolay. Bir başka eli tutmaya cesareti olmayan ellerimin artık bahanesi hazır. Parmak uçları başka bir hayalin üzerinde geziniyordu... Bir ovanın düzlüğünde kaybolup gitmek varken, parmaklık ardında son kez kapatıyorum gözlerimi sana...

İşte bu yüzden, bu can bu bedende kaldığı sürece ne tam anlamıyla gitmek var bize, ne de kalıp yeniden başlamak. Sadece durmak var; bir revirin soğuk ranzasında, gözlerini tavana dikip dışarıdaki yağmurun sesini dinler gibi, senin bende kalan son yankılarını dinler gibi...

Gözlerimi sana kapatıyorum bu gece. Gardiyanın ışıkları söndürmesini beklemeden, kendi karanlığımın şalterini indiriyorum. Varsın iki mapushane hali sarsın dört bir yanımı; içeride ben, dışarıdaki de ben... Müebbetmişiz gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi...
İşte böyle böyle öldü kadınlar; son kez bakmak istediği o gözler celladı oldu. Suçu her ne olursa olsun bir insanı öldürmekle görev addeden sözde erkeklere(!) sözüm. Adam(!) sıfatıyla gezen ama adamlıktan nasibini alamamışlara...

Şimdi yazının başını okuyunca bir yürekteki o devasa yangını, her bir kelimesi barut kokan bu iç döküşü okudunuz; hatta metnin sonuna kadar bir aşkın ve vedanın en derin, en melankolik sokaklarında yürüyüp "Bu ne aşk!" dediniz, değil mi? Yok öyle dava. Yok böyle bir sevme olayı. Varsa da sadece kâğıdın üzerinde... "Şair sözü yalan derler", duymadınız mı?

İşte böyle böyle öldü kadınlar; bu duygularla, son kez bakmak istediği o gözler celladı oldu.

Gözlerimi kapatıyorum bu gece ama bu bir teslimiyet değil; adını koyamadığım o vahşetin gölgesinde bir saygı duruşu. Sahi, ne zaman sevgi denen o kutsal sığınak, bir kadının son nefesini teslim ettiği bir mezbahaya dönüştü? Ne ara "benimsin" kelimesi, bir göğüs kafesini paramparça edecek kadar keskin bir namlu oldu?

Adamlar (!) O heybetli omuzlarınızla ve ceketlerinizin arkasına sakladığınız o sözde gururunuzla bir hayatı söndürmeyi güç sandınız. Bir kadının parmak uçlarındaki dünyayı, saçlarının kokusunu, hayallerinin ufkunu unufak etmeyi "namus" bildiniz. Oysa adamlık; o ovanın düzlüğünde bir çiçeği ezmeden yürüyebilmekti, fırtınada ona gökyüzü olabilmekti. Kendinden başka hiçbir şeye gücü yetmeyen o korkak ellerinizle bir canın üzerine çökerken, aslında kendi insanlığınızın ipini çektiniz.

Tetikten önce çekilen o şalterler, kalemi kırmadan önce indirilen o buz gibi sessizlikler... Şimdi hangi mahkeme, hangi takım elbise hafifletebilir bir kadının gözlerindeki o son bakışın ağırlığını? Hangi kravat örtebilir ellerinize bulaşan o kanı?

Biz bu hücrede, bu iki mapushane halinde kendi içimizin derin kuyularında kaybolmayı seçerken; siz bizi kör kuyuların dibine, beton soğukluğuna, kara toprağın altına diri diri gömdünüz. Gözlerimi kapatıyorum evet; ama unuttuğunuz bir şey var: Ölen her kadının ardında, karanlığın en koyu yerinde biriken bir çığlık var. O çığlık ki, kurduğunuz o sahte krallıkların, buzdan duvarlarınızın üzerinden aşacak.

Bu gece gözlerimi, o son kez baktığı gözlerde kendi ölümünü gören tüm kız kardeşlerim için kapatıyorum. Varsın şalterler insin, varsın gardiyanlar ışıkları söndürsün. Bu zindan bizim değil; bir hayatı elleriyle katledecek kadar alçalan o sözde erkeklerin ebedi müebbet yeri...

Sözüm meclisten dışarı ancak vicdanlara yakın. Biz "kalp kıranın namazı tutmaz" diyen bir topluluk iken, bir çiçeği tamamen soldurmak da neyin nesidir? Kendinize gelin!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.