ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

TESLİMİYET

Modern çağın kalabalıkları içinde, her birimiz görünmez gibiyiz; çevremiz insanla kuşatılmış olsa da içimizde kimsenin ayak basmadığı ya da dokunmak istemediği yerler biriktiriyoruz. Günümüz insanının en köklü açlığı; vitrinlere bir şeyler koyup karşıdakileri onunla aldatma, oyalama çabası... Oysa bu, insanın kendisini kandırmasından başka bir şey değil. Çünkü insan; görülmek ve bilinmek isteyen bir varlıktır. Hem duygu hem de bedeni yönüyle... İşte bu yüzden insan; sadece onaylanmak değil, en çok da eksikleriyle, korkularıyla ve o mühürlü kutularıyla fark edilmek ister. Bu açlık dindiğinde, yani bir çift gözün içinde kendi gerçeğimizi bulduğumuzda, o ağırlaşan kuyunun suyu durulmaya, ruhun yükü hafiflemeye başlar. İnsan ruhu, içinde biriktirdiği sırlarla ağırlaşan bir kuyu gibidir. Gün gelir, o kuyunun suyu taşar; gün gelir, o derinlikteki karanlık artık taşınamaz olur. O an, birine güvenmenin ötesinde, birine "teslim olma" ihtiyacı duyar. Karşınızdaki kişinin sadece sözlerinize değil, o sözlerin arkasındaki titreyişe de dikkat kesildiğini gördüğünüzde, artık geri dönüşü olmayan o eşiğe gelmişsiniz demektir. Ortam, prangalardan kurtulmak için hazırdır. O gün, aradaki sessizlik her zamankinden daha yoğundu. Adamın, kadının gözlerindeki o kaçak gölgeyi fark edip karşısına alması; "Dök içindekileri, ben buradayım ve seni tartmaya değil, anlamaya geldim," demenin sessiz bir yoluydu. Kadın için bu soru, yıllardır kapalı tuttuğu mühürlü kutunun anahtarıydı. Kadın; süzgeçten geçirilmiş, damıtılmış ve her bir zerresi soru işaretleri ile yoğrulmuş o sırrı anlatmaya başladığında aslında sadece konuşmuyor, uzun bir yolculuğu bitiriyordu. O an hissettikleri, münzevi bir sessizlikten tutup bir elin yardımıyla sesin huzuruna doğru yavaş yavaş yürümekten başka bir şey değildi... 12 Mayıs 2026, günlerden Salı. Bu basit bir takvimden ziyade; sırrımı ifşa etmişliğin huzurunu yastığın üzerine koyarken, başımı da o yastığa bırakmanın adıydı... Utangaçlık ve korku arasında gidip gelen cümlelerimi gözlerinin önünde ayak uçlarına bırakırken; söylediklerimi dereden tepeden anlatılan cümlelerden ziyade, asıl anlaşılmak istenen mesele üzerinde duran o adama selam durup, eteğimde ne kadar taş varsa döküyorum... Korkularım birer birer yıkılırken adam, hükmü iki parmağının arasına aldığı dal ve çakmakla veriyor: "Bunu başta söylemiş olsaydın..." Asıl mesele üzerinde duran adam; yaklaşık iki buçuk saatlik konuşmanın içinde insanı en çok yoran şeyin bir noktadan sonra susmak olduğunu, asıl konunun yanlış anlaşılmak değil "yarım anlaşılmak" olduğunu belirterek noktayı koyarken; kadın, lafı uzatmadan doğrudan ruhunun merkezine hitap eden o adama selam durarak, yükünü onun ayaklarının dibine ve anlayışına sığınmanın huzuruyla defteri kapatıyordu... Bu bir yenilgi değil; aksine, dürüstlüğün kazandığı en büyük zaferdi. Eteğindeki taşları döken bir kadının hafifliği, yastığa değen bir başın en saf uykusudur. Artık sır bir pranga olmaktan çıkmış, paylaşılan bir gerçeğin huzuruna evrilmişti çoktan. Öyle değil midir? Günün sonunda hepimiz, eteğimizdeki taşları güvenle dökebileceğimiz o "asıl" insanı aramaz mıyız? Bulduk, Elhamdülillah! Cila vurdukça pas gider, şenlik gelir, Bu eşikte bekleyen, her dem kendini bilir. Gitti gönlümün pası, dersin de her nefeste, Can kuşu azad olur, kalmaz artık kafeste. Elhamdülillah! Saraylar senin olsun, bana bir eşik yeter, O kapının tozu bin dermana bedel. Eşiğinde durmanın rütbesi arşa değer, Kul olduğunu bilmek, sultanlıkmış meğer... Elhamdülillah! Ne diyordu adam: "Neyi arıyorsan osun sen." Bulduk, Elhamdülillah! Velhasıl kelam hayat; bizi yarım anlayanların gürültüsünden kaçıp, bizi tam görenlerin sessizliğine sığınma yolculuğudur. "Tam anlaşılmak", modern insanın hırpalanmış ruhuna sürülen merhemdir. Eteğimizdeki taşları döktüğümüzde sadece yükümüzden kurtulmayız, aynı zamanda bir başkasının kalbinde yer bulmanın o muazzam genişliğine ulaşırız. O eşikte durmak birine teslim olmak değil, aslında kendi hakikatimize uyanmaktır. Aradığını bulanın, görüldüğünü bilenin ve tam anlaşılanın kalbinde artık ne pranga kalır ne de kafes; sadece o sonsuz ve huzurlu "Elhamdülillah" yankılanır. Elhamdülillah...
Ekleme Tarihi: 15 Mayıs 2026 -Cuma

TESLİMİYET

Modern çağın kalabalıkları içinde, her birimiz görünmez gibiyiz; çevremiz insanla kuşatılmış olsa da içimizde kimsenin ayak basmadığı ya da dokunmak istemediği yerler biriktiriyoruz. Günümüz insanının en köklü açlığı; vitrinlere bir şeyler koyup karşıdakileri onunla aldatma, oyalama çabası... Oysa bu, insanın kendisini kandırmasından başka bir şey değil. Çünkü insan; görülmek ve bilinmek isteyen bir varlıktır. Hem duygu hem de bedeni yönüyle...

İşte bu yüzden insan; sadece onaylanmak değil, en çok da eksikleriyle, korkularıyla ve o mühürlü kutularıyla fark edilmek ister. Bu açlık dindiğinde, yani bir çift gözün içinde kendi gerçeğimizi bulduğumuzda, o ağırlaşan kuyunun suyu durulmaya, ruhun yükü hafiflemeye başlar. İnsan ruhu, içinde biriktirdiği sırlarla ağırlaşan bir kuyu gibidir. Gün gelir, o kuyunun suyu taşar; gün gelir, o derinlikteki karanlık artık taşınamaz olur. O an, birine güvenmenin ötesinde, birine "teslim olma" ihtiyacı duyar. Karşınızdaki kişinin sadece sözlerinize değil, o sözlerin arkasındaki titreyişe de dikkat kesildiğini gördüğünüzde, artık geri dönüşü olmayan o eşiğe gelmişsiniz demektir. Ortam, prangalardan kurtulmak için hazırdır.

O gün, aradaki sessizlik her zamankinden daha yoğundu. Adamın, kadının gözlerindeki o kaçak gölgeyi fark edip karşısına alması; "Dök içindekileri, ben buradayım ve seni tartmaya değil, anlamaya geldim," demenin sessiz bir yoluydu. Kadın için bu soru, yıllardır kapalı tuttuğu mühürlü kutunun anahtarıydı. Kadın; süzgeçten geçirilmiş, damıtılmış ve her bir zerresi soru işaretleri ile yoğrulmuş o sırrı anlatmaya başladığında aslında sadece konuşmuyor, uzun bir yolculuğu bitiriyordu. O an hissettikleri, münzevi bir sessizlikten tutup bir elin yardımıyla sesin huzuruna doğru yavaş yavaş yürümekten başka bir şey değildi...

12 Mayıs 2026, günlerden Salı. Bu basit bir takvimden ziyade; sırrımı ifşa etmişliğin huzurunu yastığın üzerine koyarken, başımı da o yastığa bırakmanın adıydı... Utangaçlık ve korku arasında gidip gelen cümlelerimi gözlerinin önünde ayak uçlarına bırakırken; söylediklerimi dereden tepeden anlatılan cümlelerden ziyade, asıl anlaşılmak istenen mesele üzerinde duran o adama selam durup, eteğimde ne kadar taş varsa döküyorum... Korkularım birer birer yıkılırken adam, hükmü iki parmağının arasına aldığı dal ve çakmakla veriyor: "Bunu başta söylemiş olsaydın..."

Asıl mesele üzerinde duran adam; yaklaşık iki buçuk saatlik konuşmanın içinde insanı en çok yoran şeyin bir noktadan sonra susmak olduğunu, asıl konunun yanlış anlaşılmak değil "yarım anlaşılmak" olduğunu belirterek noktayı koyarken; kadın, lafı uzatmadan doğrudan ruhunun merkezine hitap eden o adama selam durarak, yükünü onun ayaklarının dibine ve anlayışına sığınmanın huzuruyla defteri kapatıyordu...

Bu bir yenilgi değil; aksine, dürüstlüğün kazandığı en büyük zaferdi. Eteğindeki taşları döken bir kadının hafifliği, yastığa değen bir başın en saf uykusudur. Artık sır bir pranga olmaktan çıkmış, paylaşılan bir gerçeğin huzuruna evrilmişti çoktan.
Öyle değil midir? Günün sonunda hepimiz, eteğimizdeki taşları güvenle dökebileceğimiz o "asıl" insanı aramaz mıyız?

Bulduk, Elhamdülillah!

Cila vurdukça pas gider, şenlik gelir,
Bu eşikte bekleyen, her dem kendini bilir.
Gitti gönlümün pası, dersin de her nefeste,
Can kuşu azad olur, kalmaz artık kafeste.
Elhamdülillah!

Saraylar senin olsun, bana bir eşik yeter,
O kapının tozu bin dermana bedel.
Eşiğinde durmanın rütbesi arşa değer,
Kul olduğunu bilmek, sultanlıkmış meğer...
Elhamdülillah!

Ne diyordu adam: "Neyi arıyorsan osun sen."
Bulduk, Elhamdülillah!

Velhasıl kelam hayat; bizi yarım anlayanların gürültüsünden kaçıp, bizi tam görenlerin sessizliğine sığınma yolculuğudur. "Tam anlaşılmak", modern insanın hırpalanmış ruhuna sürülen merhemdir. Eteğimizdeki taşları döktüğümüzde sadece yükümüzden kurtulmayız, aynı zamanda bir başkasının kalbinde yer bulmanın o muazzam genişliğine ulaşırız. O eşikte durmak birine teslim olmak değil, aslında kendi hakikatimize uyanmaktır. Aradığını bulanın, görüldüğünü bilenin ve tam anlaşılanın kalbinde artık ne pranga kalır ne de kafes; sadece o sonsuz ve huzurlu "Elhamdülillah" yankılanır.

Elhamdülillah...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.