Yazıya başlamadan önce yazının nereye gideceğini şimdiden haber veren bir soru ile başlayalım. Ve bu soru o kadar önemli ki dikkatinizi celb etsin diye büyük harflerle bırakıyorum...
Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan bu kadar köklü bir miras varken, İNSANLAR NASIL BU KADAR KÖR VE SAĞIR HALE GELDİ?
Türkiye’de hemen herkes aynı cümleyle söze başlıyor:
“Gençlik, toplum bozuldu.”
Ardından adresler belli: İktidar, muhalefet, eğitim sistemi, sosyal medya, aileler...
Peki kimse şu soruyu sormuyor:
Biz neredeyiz? AKP’si, CHP’si, diğerleri...
Hiçbir siyasi yapının bu milletin selameti için köklü ve samimi bir çözüm iradesi taşıdığına dair güçlü bir inanç yok ortada. Ama meseleyi sadece siyasete yıkmak, bizi temize çıkarmaz. Yanlış anlaşılmasın hiç kimseden, Fatih Sultan Mehmet olmasını beklemiyorum. Bir gencin çağ kapatıp çağ açmasını, imparatorluk kurmasını, dünya tarihini sarsmasını da beklemiyorum. Bu körlük, bu sağırlaşma cehaletten, bilgisizlikten ibaret değil. Sorun tarihi bilmemek de değil. Tarihle bağ kuramamak.!
Farkındaysanız, bugün gençlerin bir kısmı için tarih ya kuru bir ezber ya da ideolojik bir kavga alanı. Ne Selçuklu’yu bir devlet aklı olarak tanıyorlar, ne Osmanlı’yı bir medeniyet tecrübesi olarak okuyabiliyorlar, ne de Cumhuriyet’i bu birikimin devamı olarak anlayabiliyorlar. Tarih ya putlaştırılıyor, ya toptan reddediliyor. Oysa tarih, ne tapılacak bir masal, ne de utanılacak bir yük. Tarih, kim olduğumuzu anlamanın anahtarıydı. Tam bu noktada iş Milli Eğitim’e dokunuyor.
Neden mi? Türkiye’de Milli Eğitimin problemi; Millilik...
Milli eğitim; slogan üreten değil, şahsiyet inşa eden bir anlayış. Kendi tarihini bilen, kimliğinden utanmayan, başkasını taklit etmeyen ama dünyayı okuyabilen bireyler hedefler. Bugün ise “milli” kavramı ya içi boşaltılmış bir kelime ya da ideolojik kampların aracı haline gelmiş. Buradan bakıldığında aslında sorun, eğitimin ve eğiticinin ta kendisi...
Eğitim, yalnızca müfredat anlatmak değildir. İnsan yetiştirmektir. Mesleğini sadece maaş ve tatil olarak gören, sorgulamayan, öğrencinin zihnine dokunmayan bir anlayışla bu ülke ilerleyemez. Öğretmenlik kutsaldır; ama bu, her öğretmenin nitelikli olduğu anlamına gelmez. Bu gerçeği konuşmadan kalite artmaz. Aslında şuçladığımız gençlerde haklı. Sorun Gençlikte Değil, Onlara Bırakılan dünlerde...
Gençler ya susuyor ya bağırıyor. Dinlenmeyi öğrenmemiş bir toplumda büyüdüler. Ezber yapmayı öğrendiler ama düşünmeyi öğrenemediler. İtaat etmeyi gördüler ama sorumluluk almayı görmediler. Onları suçlamak kolay. Ama şu sorudan kaçıyoruz: “Bu gençlere ne verdik?” Toplum Yukarıdan Değil, Aşağıdan Düzelir. Babalarımız, Dedelerimiz ve onların büyükleri...
Devlet yasa koyar, ama ahlak koyamaz. Toplumu düzelten şey; gündelik hayatta oluşan davranış biçimin alayı değil midir? Yalanın kurnazlık sayılmadığı, haksızlığın “işimize gelince” görmezden gelinmediği, küçük kötülüklerin mazur görülmediği bir duruş... Ortak bir duruştan bahsediyorum.
Bizde her şey yanlış ama hiçbir şey vazgeçme sebebi değil. Oysa toplum dediğimiz şey, ortak sınırlarla ayakta durmaz mı? Rüşvete bulaşmamak, Torpile ortak olmamak, Haksız kazanca alkış tutmamak. Bunlar bireysel erdem değil, toplumsal zorunluluk haline gelmediği sürece değişim gelir mi? Çocuklar nasihatle değil, gördüğüyle yetişir. Öğretmen, memur, esnaf, yönetici... Herkes kendi alanında “ben bu işi hakkıyla yapıyorum” diyebilmelidir. Rol model yokluğunda, müfredat sadece kâğıttan ibaret kalmaz mı?
Çocuklara doğruyu anlatan değil, doğruyu yaşayan bir toplum gerekir. Bunun için “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” zihniyetinden kurtulmak gerekir. Burada şikayetçi bir vatandaş portresi çizmek istemiyorum ama yapılanı takip eden toplum olamaz mıyız? Yani, bağıran değil, hesap soran, linç eden değil, talep eden
olmak...
Her şeyin başı olan, Dil... Dil Düzelmeden Toplum Düzelmez. Kullandığımız dil, düşüncemizi şekillendirir. Hakaretle-eleştiri, Muhalefetle- düşmanlık, Farklılıkla- tehdit arasındaki farkı yeniden öğrenmek ve bazen de öğretmek zorunda bırakır. En başından beri hep sorunlardan bahsettim. Bu toplumun kanayan yarasını pansuman yapmak yerine bir nevi biraz da o yarayı deşmek gibi bir şey. Bunun en büyük sebebi en az sizler kadar suçlu olduğum için. Bugün, eğri oturup doğru konuşma (yazma) zamanı...
Bu yüzden bugün bunun sebepleri ve çözümleri hakkında kafa yoracağız. Elbette haklı ya da haksız taraflarım veyahut eksik düşündüğüm yerler olacaktır. Onları da siz tamamlayacaksınız ki ses gürleşip bir yerler de yankı yapsın. Körlüğün ve Sağırlaşmanın Sebepleri;
1. Parçalanmış kimlik:
Toplum; ya sadece Osmanlıcı, ya sadece Cumhuriyetçi, ya da tamamen köksüz bir çizgiye itildi. Bu kopukluk, geçmişle kavga eden, gelecekle bağ kuramayan bizleri piyasaya sürdü.
2. Eğitimde ruhsuzluk;
Tarih anlatılıyor ama hikâye edilmiyor. Değer aktarılıyor deniyor ama hayata değmiyor. Sonuç mu? Bilen ama hissetmeyen, ezberleyen ama anlamayan nesiller.
3. Günlük hayatın istilası:
Belki de en büyük sıkıntı bu. Lakin bunun sebebi bile 1. ve 2. maddeler. Tüketim, hız, haz... “Yedik, içtik, eşelendik” gibi kaba bir tabir geliyor aklıma. Hayvandan bizi farklı kılan özelliklerimizi çoktan rafa kaldırdık. Ve insanlar geçmişle bağ kuracak zamanı değil, sabır duygusunu kaybetti. Kök salmak zaman ister, biz hızlandıkça yüzeyselleştik. Yalan mı?
4. Rol model eksikliği.
İlk eğitimin temeli olan ailedir. Çocuk ilk derslerini ana-baba dan alır. Ahlak dersi veren bir babanın, önce “ahlak” kavramını çocuğuna yansıtıyor(gösteriyor) olmalı ki çocuk bunu yaşayarak öğrensin. Geçmişteki büyük şahsiyetler anlatılıyor ama bugün onları temsil eden ahlaklı, tutarlı, derin insanlar görünmüyor. Toplum, haklı olarak şu soruyu yöneltiyor; “Madem bu kadar büyük bir miras var, onu bugün kim taşıyor?” Kendi tarihini inkâr etmemesi, geçmişi slogan değil, ders olarak görmesi. Cumhuriyet’i köksüz, Osmanlı’yı çağ dışı sanmaması. Eleştirmesi ama aşağılamaması. Bu, olamayacak bir beklenti değil. En asgari düzeyde bir beklenti.
BU KADAR KÖKLÜ BİR MİRASI, BU KADAR DERİN BİR UNUTUŞ...
Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bu kadar köklü bir miras varken, insanlar nasıl bu kadar kör ve sağır hale geldi? Bu topraklar yalnızca devletler kurmadı; bir vicdan dili kurdu. Adaletin kuru bir ceza değil, insanı koruyan bir terbiye olarak düşünüldüğü bir anlayış bıraktı geride. Mesela, son zamanlarda biraz merakla baktığım ve beni zaman zaman düşüncelere sevk eden, şuan biraz da hayrete düşüren, belki de en sade ama en çarpıcı örneklerinden biri, Osmanlı’nın hazırladığı Mecelle Medeniyeti... Bu hukuk metninden daha fazlası.
O, hukuka hangi gözle bakıldığını, insana hangi kalple yaklaşıldığını gösteren bir medeniyet aynası. Küllî kaidelerden sadece birkaçına bakmak bile aslında bizim hangi köklerden koparıldığının birer kanıtı gibi...
“Zarar izale olunur.”
Yani: Zarar ortadan kaldırılır. Bu cümlede yalnızca hukuk yoktur; insanı incitmemeyi esas alan bir ahlak vardır. Devletin görevi cezalandırmak kadar, zararı büyütmemektir. Bugün ise çoğu zaman zarar giderilmez; üstü örtülür, ötelenir ya da normalleştirilir.
“Şek ile yakin zail olmaz.”
Yani: Şüphe ile kesinlik ortadan kalkmaz. Bu madde, masumiyet fikrinin özü gibidir. Zanna göre değil, hakikate göre hüküm vermeyi öğretir. İnsanı itham ederken bile vicdanı elden bırakmamayı şart koşar. Bugün ise çoğu hüküm bilgiyle değil, kanaatle; adaletle değil, gürültüyle veriliyor.
“Meşakkat teysiri celbeder.”
Yani: Zorluk kolaylığı gerektirir. Hukuk burada katılaşmaz; insanlaşır. Hayatın yükünü gören, şartları hesaba katan bir merhamet vardır bu cümlede. Osmanlı aklı şunu söyler; Kural insan için vardır; insan kurala ezdirilmez. Bugün ise çoğu sistem, insanı değil; şekli koruyor.
Peki, çözüm ne?
1. Tarihi ideolojiden kurtarmak
Selçuklu’yu, Osmanlı’yı, Cumhuriyet’i aynı medeniyet yürüyüşünün farklı durakları olarak anlatmak. Kavga değil, süreklilik dili kurmak.
2. Eğitimi bilgi değil, anlam merkezli yapmak
Çocuğa: – “Şu savaşı ezberle” demek yerine, “Bu karar neden alındı?” diye sordurmak. Öğrenmeyi, zihin açıcı hale getirmek.
3. Güncel hayatta mirası görünür kılmak
Medeniyet sadece kitapta kalmaz. Adalette, ahlakta, merhamette yaşar. Bugün, adaletsizliğe susan, haksızlığa bahane bulan bir toplum, geçmişini anladığını iddia edemez.
4. Halkın seyircilikten çıkması
Bu miras devletin değil, milletin mirasıdır. Halk, talep etmeli, hesap sormalı. Çünkü, sessiz kalan toplum, köklerini başkalarının eline bırakır. Fatih Sultan Mehmet bir istisnaydı. Bugün bizden istenen de dâhilik değil.
Kör olmamak, Sağır olmamak, Köklerinden utanmamak...
