Cevaplar genelde sorunun içerisinde yer alır. Böyle ağır bir sorunun cevabını tanıklık edeceğimiz hatta ettiğimiz zamanları, kağıda dökmeye niyetle...
Biz kapısına gidecek bir büyüğümüz yok diye yakınırken, yakını dahi kalmamış çocukların da yer aldığı bir Ramazan’a doğru gidiyoruz.
“Recep ve Şaban’ı bizim için hayırlı kıl, bizi Ramazan’a ulaştır” diye dua eden dillerimiz; kalplerimizi yokladığında ne kadar da rahatlar…
Oysa bütün gün aç kalmakla nefsini, niyetini, kendini arındırmaya dahi gücü yetmeyenlerin de bir olduğu günler geliyor. Lise yıllarında bir büyüğüm,
“Ramazan’la aran nasıl?” diye sormuştu.
“İyi” cevabını verince bu kez duraksatıcı bir soru eklemişti:
“Peki, Ramazan mı seni tutuyor, yoksa sen mi Ramazan’ı?”
İşte asıl mesele buydu. Bizim ipimiz kimin, neyin elinde; bunu bilmek gerek. İplerin başı boş bırakıldığında insan kendini özgür zanneder ama aslında savrulmaya en yakın hâlindedir. Ramazan, ipi ele veren bir ay değildir; ipi kimin eline verdiğimizi hatırlatan bir ikazdır. Açlıkla değil, fark edişle terbiye eden; takvimde değil, kalpte yer açan bir misafirdir.
Gelin bir de empati yapalım, kendimizi Gazze’deki bir çocuğun yerine koyalım. O, sizin, bizim, hatta bütün Müslüman âleminin Ramazan’a ve ardından bayrama açılan kapıyı nasıl görüyor olabilir? Hep beraber görmeye çalışalım...
Kapısı olmayan evleri öğrendim ben önce.
Anahtarı kaybolmuş değil; hiç yapılmamış kapıları…
Babamın sesini duyamıyorum artık, çünkü duvar kalmadı ki ses çarpıp geri gelsin. Annem var mıydı? Vardı. Adını, molozların arasında viran olmuş evimizin içinden çağırıyorum, cevabı taşlar veriyor.
Açlık burada mideyle başlamıyor, gözlere iniyor. Beton yığınlarının arasında bir kap yemek ararken, “kapı” kelimesinin ne demek olduğunu zamanla unutuyorsun. Çalacak bir kapın yoksa, beklemenin de bir anlamı kalmıyor.
Daha beş yaşında olan biz kız çocuğun "Anne” gibi bir bebeğin karnını doyurduğu zamanların içinden sesleniyorum. Ben kimim, neyim bilmiyorum, daha düne kadar “çocuk” sıfatını taşıyordum.
Biz beklemiyoruz, arıyoruz.
Ekmek değil sadece; bir el, bir ses, bir “buradayım” diyen nefes…
Akşam oluyor diyorlar. Akşam…
Siz orada buna iftar diyorsunuz. Masalar kuruluyor, envai çeşit yemekler diziliyor. Kaşıklar dolup taşıyor; yarısı tabakta kalıyor, yarısı çöpe gidiyor. Biz burada yere düşmüş bir pirinç tanesi için eğilirken, başımızı gökyüzünden düşen başka şeylere çarpmamaya çalışıyoruz.
Bize orucu sizden önce öğrettiler. Tekke orucu nedir, hiç bilmedik. Ama niyetle değil, mecburiyetle…
Sahurumuz yok, iftarımız da. Gün boyu aç kalmak sizde ibadet, bizde hayat düsturu hâline geldi. Bana “sabır” diyorlar; ben sadece yaşamak istiyorum.
Sabır, karnı doyanların dilinde güzel duruyor.
Siz Ramazan’a hazırlanıyorsunuz, bizler hayatta kalmaya…
Siz “hangi yemeği yapsak” diye düşünürken, ben “bugün ölmeyecek miyim” diye sayıyorum saatleri. Betonların arasından yükselen ezan sesini duyduğumda, Allah’tan başka hiçbir kimsem olmadığını idrak ediyor; sizleri de, bunlara sebep olanları da O’na şikâyet ediyorum.
Biliyorum ki görüyor, biliyorum ki işitiyor…
Bir gün, sizin sofranızdan artanlarla değil; niyetinizle doyarız. Ama dua edin ki başınızı taşlara vurduğunuz o zamanlara denk gelmeyelim.
Belki bir gün, kapısı olan evlerinizde, kapısı hiç olmamış çocuklar için de bir yer açılır.
O güne kadar ben taşların arasında bir kap aramaya devam edeceğim. Siz de aynaya bakarken sorun kendinize:
Ramazan mı sizi tutuyor, yoksa biz mi sizi ayakta tutmaya çalışıyoruz?…
Misafir eve gelince değil, öncesinden hazırlanır.
Her gün adım adım yaklaştığımız Ramazan ayına layık bir ev sahipliği yapabilmek ümidi ve duasıyla…
Allah’a ısmarladık, canlar!
