ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

SAHTE KİMLİK (Katil)

Aylar sonra… Aynı masada, iki yabancı gibi göz göze gelmenin tuhaflığı üzerimizde. Zaman, geçip gitmiş; kelimeleri eskitmiş, bakışları susturmuş. Fütursuzca söylenen “böyle yaparsan kaybedersin” cümlesi, havada asılı kalıyor. Karşılık bile vermiyorum. Olduğum yerden kalkıyorum. Masaya bardakları sıralıyorum. Susmak, konuşmaktan daha gürültülüydü ve bunu sadece ben duyuyordum. Bütün bunlara rağmen eskisi gibi değilim. Kimseye olmadığım kadar kendime yabancıyım artık. Düşüncelerimin idam edilişi bile umurumda değil. Ne gidenlerin ne de gelenlerin çetelesini tutuyorum. Bembeyaz çarşafın üzerine uzattığım hayatımı yıkayıp yıkayıp ipe asıyorum. Çıplak ayaklı çocukların sesleri arasında kaybolup giden duygularıma aldırmıyorum. Düne kadar yandığım ocağın dumanı hâlâ üzerimde. Bugünlerde adımı, şehrimi ve bana dair ne varsa; yalanlarla yan yana koyuyorum. Gerçeğin yükü ağır. Sakladığım kimliğin altında, kaçıncı yüzümle karşılaşıyorum bilmiyorum. Bazen ben bile unutuyorum gerçekleri! Saklı kimlik, bir daha eskisi gibi olmayacağımın kanıtıydı. Bu otağa kurduğum çadırın sahipliğini yaparken, bir kuş gibi avlanan yüreğimi de yerinden söküp atıyorum. Kendimi, kendimden koruyorum. Haberim yok. Masanın üzerine koyduğum bardakları birer birer boşaltıyorum. Islak gözlerimi, tövbe etmeye bile zaman bulamayacağım dakikaların içine gömüyorum. Kimden, neden sakladığımı bilmediğim rüyalarımı hayra bile yormuyorum artık. Dilimden yola düşerken, bu kadar acımasız satırların bana ait olduğunu inkâr etmeyecek kadar cesur muyum diye soruyorum kendime. Hiç düşünmeden “evet" diyorum. Başımı, dayadığım sazın telleri alıp götürüyor. Masadan kaldırdığım her bardak hududumu hatırlatırken, söylemeye bile cesaret edemediğim o türkü sahne alıyor.  Korkum; taşların arasına saklanan insanlığın yeniden gün yüzüne çıkması değil aslında. Korkum, onun çoktan ölmüş olması. Olduğum yerden kalkıp toprak örtmeye gidiyorum. Meğer insanlık çoktan ölmüş de, kokusu yayılmaya başlamış. Ayaklarım yürümeyi unutuyor. “Kafam bir milyon” dedikleri o yerdeyim. Mısraların her hecesinde sakladığım kendimi, çat kapı misafiri edip açık kimlikle konuşmaya davet ediyorum. Kabul görmüyor. Kızmıyorum. Kızamıyorum. Çünkü herkesin her gün saklı kimliklerle sahne aldığı bu hayatta, rol yapmayı bilmemek ahmaklık sayılıyordu. Takındığım yüze bile yüz çeviren kendimi yatağa uzatıyorum. “Uykunun karnını deşmişler” demek isterdim. Ama olmuyor. Her şey olduğu gibi kalıyor. Ne kalem kalıyor, ne bardak. Ne şiir, ne ben. Ne sen, ne onlar… Sabah uyanınca bardakta soğuyan çayı döküyorum. Bütün suçlamaları reddediyorum. Suçluyduk. Ve şimdilerde daha iyi anlıyorum… Toprağa umut niyetiyle ektiğimiz fidanlar büyümedi; çürüdü. Ellerimizle diktiğimiz her bir fidanı, insanlık sanıp suladık. Meğer hepsi birer "katil" sıfatıyla büyümüş. Kökleri merhamete değil, çıkarın karanlığına tutunmuş. Bugün insanlık dediğimiz o fidanlar, başları öne eğik, elleri kelepçeli, vicdan mahkemesinden hüküm giymiş hâlde geçiyorlar önümüzden. Ne yeşerebildiler ne de gölge oldular. Toprak kabul etti ama insanlık reddedildi. Geriye yalnızca suskun bir mezarlık kaldı; adına hâlâ “gelecek” demeye utandığımız... Bizler, olduğumuz gibi olmadığımız için suçluyduk. Bu sahte kimlik meselesinin ateşini hep birlikte harladık. Hepimiz bu suça iştirak ettik. İnsanlığı el birliğiyle öldürdük. Başımız sağ olsun demeye bile dilim varmıyor. Çünkü ben, bir yerlerde olduğu gibi görünen ve o fidanları tekrardan dimdik yapacak insanlarla ülfet edeceğim zamanı bekliyorum. Umudum baki. Neden mi? "Bu gençler oldukça bu ülke'ye bir şey olmaz". dediğim zamanlar oldu. Velhasılkelam  Bu umut, her şeye, herkese rağmen var.
Ekleme Tarihi: 19 Ocak 2026 -Pazartesi

SAHTE KİMLİK (Katil)

Aylar sonra… Aynı masada, iki yabancı gibi göz göze gelmenin tuhaflığı üzerimizde. Zaman, geçip gitmiş; kelimeleri eskitmiş, bakışları susturmuş. Fütursuzca söylenen “böyle yaparsan kaybedersin” cümlesi, havada asılı kalıyor. Karşılık bile vermiyorum. Olduğum yerden kalkıyorum. Masaya bardakları sıralıyorum. Susmak, konuşmaktan daha gürültülüydü ve bunu sadece ben duyuyordum. Bütün bunlara rağmen eskisi gibi değilim. Kimseye olmadığım kadar kendime yabancıyım artık. Düşüncelerimin idam edilişi bile umurumda değil. Ne gidenlerin ne de gelenlerin çetelesini tutuyorum.

Bembeyaz çarşafın üzerine uzattığım hayatımı yıkayıp yıkayıp ipe asıyorum. Çıplak ayaklı çocukların sesleri arasında kaybolup giden duygularıma aldırmıyorum. Düne kadar yandığım ocağın dumanı hâlâ üzerimde. Bugünlerde adımı, şehrimi ve bana dair ne varsa; yalanlarla yan yana koyuyorum. Gerçeğin yükü ağır.

Sakladığım kimliğin altında, kaçıncı yüzümle karşılaşıyorum bilmiyorum. Bazen ben bile unutuyorum gerçekleri!

Saklı kimlik, bir daha eskisi gibi olmayacağımın kanıtıydı. Bu otağa kurduğum çadırın sahipliğini yaparken, bir kuş gibi avlanan yüreğimi de yerinden söküp atıyorum. Kendimi, kendimden koruyorum. Haberim yok.

Masanın üzerine koyduğum bardakları birer birer boşaltıyorum. Islak gözlerimi, tövbe etmeye bile zaman bulamayacağım dakikaların içine gömüyorum. Kimden, neden sakladığımı bilmediğim rüyalarımı hayra bile yormuyorum artık. Dilimden yola düşerken, bu kadar acımasız satırların bana ait olduğunu inkâr etmeyecek kadar cesur muyum diye soruyorum kendime. Hiç düşünmeden “evet" diyorum.

Başımı, dayadığım sazın telleri alıp götürüyor. Masadan kaldırdığım her bardak hududumu hatırlatırken, söylemeye bile cesaret edemediğim o türkü sahne alıyor. 

Korkum; taşların arasına saklanan insanlığın yeniden gün yüzüne çıkması değil aslında. Korkum, onun çoktan ölmüş olması. Olduğum yerden kalkıp toprak örtmeye gidiyorum. Meğer insanlık çoktan ölmüş de, kokusu yayılmaya başlamış.

Ayaklarım yürümeyi unutuyor. “Kafam bir milyon” dedikleri o yerdeyim. Mısraların her hecesinde sakladığım kendimi, çat kapı misafiri edip açık kimlikle konuşmaya davet ediyorum. Kabul görmüyor. Kızmıyorum. Kızamıyorum. Çünkü herkesin her gün saklı kimliklerle sahne aldığı bu hayatta, rol yapmayı bilmemek ahmaklık sayılıyordu.

Takındığım yüze bile yüz çeviren kendimi yatağa uzatıyorum. “Uykunun karnını deşmişler” demek isterdim. Ama olmuyor. Her şey olduğu gibi kalıyor. Ne kalem kalıyor, ne bardak. Ne şiir, ne ben. Ne sen, ne onlar…

Sabah uyanınca bardakta soğuyan çayı döküyorum. Bütün suçlamaları reddediyorum.

Suçluyduk.

Ve şimdilerde daha iyi anlıyorum…

Toprağa umut niyetiyle ektiğimiz fidanlar büyümedi; çürüdü. Ellerimizle diktiğimiz her bir fidanı, insanlık sanıp suladık. Meğer hepsi birer "katil" sıfatıyla büyümüş. Kökleri merhamete değil, çıkarın karanlığına tutunmuş. Bugün insanlık dediğimiz o fidanlar, başları öne eğik, elleri kelepçeli, vicdan mahkemesinden hüküm giymiş hâlde geçiyorlar önümüzden. Ne yeşerebildiler ne de gölge oldular. Toprak kabul etti ama insanlık reddedildi. Geriye yalnızca suskun bir mezarlık kaldı; adına hâlâ “gelecek” demeye utandığımız...

Bizler, olduğumuz gibi olmadığımız için suçluyduk. Bu sahte kimlik meselesinin ateşini hep birlikte harladık. Hepimiz bu suça iştirak ettik. İnsanlığı el birliğiyle öldürdük. Başımız sağ olsun demeye bile dilim varmıyor. Çünkü ben, bir yerlerde olduğu gibi görünen ve o fidanları tekrardan dimdik yapacak insanlarla ülfet edeceğim zamanı bekliyorum.

Umudum baki.

Neden mi? "Bu gençler oldukça bu ülke'ye bir şey olmaz". dediğim zamanlar oldu.

Velhasılkelam 

Bu umut, her şeye, herkese rağmen var.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.