Atatürk Kültür Merkezi, modernliğin görkemli bir kalesi gibi yükseliyordu... Keskin hatları ve dev cam cephesiyle, içindeki sanatın sıcaklığını dışarıdaki gri havaya karşı korumaya çalışır gibiydi. AKM, sadece bir bina değil; İstanbul’un entelektüel hafızası, o çok sesli orkestranın susmayan yankısı gibi. Hemen karşısında ise, göğe uzanan minaresiyle Taksim Camii duruyordu. Biri sanatın, diğeri inancın temsilcisi olan bu iki dev yapı, meydanın kalbinde birbirine bakarken; aralarındaki boşlukta binlerce insanın hikayesi rüzgara karışıyordu. Onca hikayenin arasına bugün kendi hikayemi de bırakmıştım.
Önümden akan insan seli ve bitmek bilmeyen korna sesleri, şehrin damarlarındaki kan gibi durmaksızın hareket halindeydi. Işıklar yağmurla ıslanmış asfaltta kırılıyor, AKM’nin devasa duruşu meydanın kalabalığına karışıyordu. Tam o sırada, nezaketiyle bu kaostan sıyrılan bir adam yaklaştı yanıma. Adıma çağrılan araca kadar bana eşlik eden o adam, sanki bu modern kale ile sokaktaki hayat arasında bir köprü gibiydi.
Arabanın kapısını tutup binmeme yardım ettiğinde sordum:
— "İsminiz ne?"
— "Yalçın!" dedi.
— "Teşekkür ederim Yalçın Bey," deyip arabanın arka koltuğuna, kendi sessizliğime gömüldüm.
Taksim’den Beyoğlu’nun o puslu, gri göğü altında süzülürken düşüncelerim her durak başında biraz daha ağırlaşıyordu.
...
Şoför radyoda bir haber kanalı açmıştı; memleketin bitmeyen telaşını anlatan o ses, düşüncelerimden sıyrılmam için bir meşgale olur sanmıştım. Cama düşen ilk yağmur damlalarıyla birlikte şoföre seslendim:
— "Radyonun sesini biraz açar mısınız?"
Amacım o haberlerin içinde kaybolup kendi iç sesimi susturmaktı. Ancak şoför, sanki zihnimdeki fırtınayı biliyormuş ve onu daha da harlamak istiyormuş gibi, haber kanalını kapatıp hüzünlü bir müzik kanalı açtı. Şarkı arabaya dolduğunda, kaçmaya çalıştığım her düşünce katmerlenerek üzerime çöküyordu... Yağmur hızlanırken adam müziğin sesini kısıp kendi kendine söylenmeye başladı:
— "Yağmur damlası düşmeye görsün, hemen trafik felç. Valla abla, bir iş olsa hemen gideceğim memleketime."
Gözlerimi dışarıdaki puslu ışıklardan ayırıp dikiz aynasından adama baktım. Konuşmak, içini dökmek istiyordu; benimse tek istediğim bu şehirden ve kendimden kaçmak.
— "Memleket neresi?" diye sordum.
— "Siirt. Sen nerelisin abla?"
— "Denizli."
— "Abla senin burada ne işin var? Gitsene memleketine..."
Aramızdaki o kısa ama ağır sessizliği ben bozdum:
— "Sen hangi sebeple dönemiyorsan, ben de o sebeple buradayım."
Adam sustu. Ben de sustum. Gözlerimi yeniden dışarıya, gri binaların birbirini izlediği yollara diktim.
...
Yenikapı Marmaray durağının önünde indiğimde, karşımda ne uçsuz bucaksız bir deniz ne de bir teselli vardı; sadece istasyonun gri betonları ve Marmaray’ın soğukluğu karşılıyordu beni. Belki de bir daha asla görmeyeceğim o taksiciye veda edip arabanın arka koltuğuna bırakamadığım düşüncelerimin ağırlığıyla kaldırımda durdum.
İçimde Karadeniz gibi hırçın dalgalar dövüyordu kıyılarımı. Telefonu elime aldım, parmaklarım o ismin üzerinde gidip geldi. İlk sigaramı ateşledim. "Bahanem yok," dedim kendi kendime, o çaresizlikle Marmaray’ın girişine yöneldim. Tam yürüyen merdivenlere adım atacaktım ki, ruhumun isyanını duydum:
— "Sesini duymaya ihtiyacım var!"
Kendimi buna ikna edip geri döndüm ve aradım. Kalbim, hattın ucundaki o sessizliği beklerken kulaklarımda o soğuk ses yankılandı:
"Aradığınız kişi şu anda başka birisiyle görüşüyor."
Dönmezdi, biliyordum. Niye dönsün ki? İkinci sigaramı çıkardım cebimden. "Bir sigara içimi bekleyeceğim," dedim, gelmeyecek bir aramayı, duyulmayacak bir sesi bekler gibi. Nitekim öyle de oldu... Aramadı.
Yenikapı’nın rüzgarında savrulan sigara dumanı gibiydi her şey. Yapacak bir şey yoktu; duygular değil söylemler değişiyordu...
Yenikapı Marmaray istasyonunun beton soğukluğundan, yürüyen merdivenlerin ritmik sesinden kaçıp Marmaray’ın içindeki sessizliğe sığındım. O puslu bekleyişten sonra, cebimden kırmızı kaplı ajandamı ve kalemimi çıkarıp boş bir sayfa açtım....
Kalemim, içimdeki düğümleri çözmek için sabırsızlanıyor. O meşgul tonu, o cevapsız bekleyişi, o dönmeyeceğini bile bile bekleme halimi; hepsini bu sayfalara emanet etmek üzere ...
Duyguların değil, düşüncelerin değiştiği o puslu zaman diliminden sana seslenirken, hayatımın bu hırçın akışında "neredesin?" sorusuna dahi cevap bulamıyorum. Varlığını kendimden soyutlayamamanın ağırlığını taşıyorum. Bu, taşıyamayacağım zamanlar değildi elbet...
Şimdi ağır cümleler kuruyorum. Kurduğum her bir cümlenin stratejik hamlesini hesaplamaktan ziyade, yüzündeki tebessümü korumayı hedefliyorum. Senden bahsetmek ağır cümleler kurmayı gerektiriyordu; bunu biliyorum. Ama duruşunun bendeki izleri, her günüme ayrı bir anlam kazandırırken; o meşgul tonunu, sesini dahi duyamadığım zamanları, senin yokluğunu nereye sığdıracağımı bilemiyorum.
Bugün, sessizliğinin dibi vurduğu günlerden biri. Özlemini yüreğime sığdırmaya çalışırken, nerede ve ne yaptığını bilememek beni ziyadesiyle huzursuz etse de; sorgulamam gerektiğinin de farkındayım.
Peki, ne yapayım? Susmak dışında yapacak bir şey bulamıyorum. Sen beni sessizliğinle sınarken; benim kendi sınavım, beynimin içerisinde o cevapsız soru-cevap döngüsü şeklinde ilerliyor.
Bilinmezlikler çemberinin içerisinde; haddimi sorgulattığın, çizdiğin bütün sınırların dışında kalıyorum.
Mayınlarla döşeli alanını ihmal ettirmezken; kendi çizgilerimi sildiğim, kendi alanımı terk ettiğim zamanlarla karşı karşıya kalıyorum. Halimden kendim bile anlamıyorum...
Vaktin bir başka sese bölündüğü o demde, sadece bir hâl hatır sorma nezaketinde sesin yankısını duymaya talip olanlar için....
Sevgiyle canlar, sevgiyle!
