ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

SUSKUNLUĞUN İPİ (Ateşte Konaklamak)

Beklemek... Seni beklemek... Ölümü beklemekle eş değer miydi? Elbette değil! Lâkin sancılı... Neden mi? Ölen geri gelir mi? Elbette ölen yoktu onca öldürmek istediğimiz şeylerin içinde (mesela nefsimiz, kibrimiz ya da öfkemiz... Neyse konu bu değil). Öyleydi işte; suskunluğun ipini tutup bırakmamak. Hissediyorum, hatta biliyor ve görüyorum ki önde olan başın gökyüzüne baksa da düşüncelerin ayak ucunda... “İnsan, eti ağır gelir,” derdi rahmetli dedem. O, bakım konusunda bu sözü söylerdi. Bugün, bu saatte karşımızdaki insanın suskunluğu ağır. Hâliyle, sol yanımda bağdaş kurup oturan bu sessizliği kaldırmak, gönülhanesinde misafir olan insanın cemalinin gülmesiyle mümkün. Ne mümkün! Bir taşın yarılıp içerisinden su sızması gibi sızlıyordum. Her sözü ayrılık kokan sohbetin sofrasından ne kalkabiliyordum ne de yutkunabiliyordum. “Ecelden aman varsa görüşeceğiz ama bir gün görüşemeyeceğiz,” demesiyle dolan gözlerimi yere dikip; “Buluşmak, ayrılık olmayan yere,” demesiyle yıkanan yüzümü tekrar kaldırıyorum... “Hazine sandığın üzerinde dilencilik yapanlar”dan farkım olması umuduyla çıktığım yolda, yolda kalmış gibi değil de sanki yürümeye dermanı kalmamış gibi hissediyorum. Bazı sohbetler ağır gelir. Ağırlığı, Şeyhülislam Yahya’nın sözünü söyleyince, ağırlığı hisseden yüreğim bu sefer utanıyor. Şikâyet etmek değil niyetim, onca hengâmenin içinde yüreğime iyi gelen kelâm sofrasına oturamayacak olmanın düşüncesi, bıçak sırtı duruşu gibi gelmişti. Ne tuhaf! Kimi kelimeler insanın içine çöken bir gölge gibidir, söylenirken hafif, duyulurken ağır... “Söz kulağı değil, kalbe hitap ederse samimidir,” dedikleri o zaman zarfı içerisinde raks ediyordum. Yok yok, bu duygu, gölgenin altında, hatta yaz sıcağında üşümek gibiydi... Suskunluk, insanın ensesine değen bıçak gibi ürpertir. Onun susmasıyla başlayan o ince sızı, yürüdüğüm yolun taşlarını diken yapıyordu. 'Bir saat boyunca söyleyen o, dinleyen sen değil misin', diye soruyorum kendi kendime. Tam bu noktada kalemi bırakıp düşünüyorum...Anlıyorum, hissederek. Onca cümle içinde söyleyemediklerine takılıyordum. Hele ki baş yukarıda, düşünceler ayak ucundaysa...  Lâkin sınırı aşıp sormuyorum, soramıyorum. Konuşmanın başı da sonu da ayrılığın ipini düğümlemişti. “Bir gün görüşemeyeceğiz,” dediğinde, buna hazırmışım gibi durmaya çalışsam da içimdeki çocuk çırpınıyordu. Karşısında serçe gibi kalışımı hatırlıyorum: korkak, sessiz ve çekingen. Elbette böyle değildim ama kırma korkusu yok muydu? Gözlerimi kaçırdım, olabildiğince. Çünkü bakabilseydim suskunluğun içindeki fırtınayı görecektim. Bilirsiniz, insan insanın acısına bakamaz çünkü kendi acısı ağır gelir ama gönülhanesindeyse bakmak kenarda dursun, onu hisseder. “Buluşmak, ayrılık olmayan yere...” diyordu ya, o cümle dünyadaki bütün buluşmaların geçiciliğini yüzüme çarptı. Ben, bir kelimenin bile ömrü değiştirebileceğine inanırken, o kelime beni ebediyete havale etmişti... Bu arada, Şeyhülislam Yahya’nın sözleri utancımı arttırmaya devam ediyordu. “Yerin od etmedik kim vardır erbâb-ı mehabbette Semenderler gibi uşşâk da sükkân-ı âteşdir.” (Aşk ehli arasında ateşi kendine yurt edinmeyen kim vardır? Seni bu hallere koyan gülün aşkıdır. Semenderler gibi âşıklar da ateşte yaşayanlardır.) Suskunluğuna suskunluk ekliyorum... Yapacak başka bir şey de bulamıyorum. Söylenenleri anladığım kadarıyla aktarmak dışında... Aklıma Osmanlıca/Farsça bir şiirin manası geliyor ama sözleri nasıldı hatırlayamıyorum. Manası şu şekildeydi: “Ben seni kavuşmak için sevmedim. Benim muradım gam yemek.” Sevmenin ağırlığı bir tarafa, bu sözün ağırlığı bir tarafa... “Hest zevk-i cavidanî der firak-ı vuslateş” (Neyzen Tevfik) (Aşkın lezzeti ne kavuşmakta ne ayrılıkta... Firak ile vuslatın, yani ayrılık ile kavuşmanın iç içeliğinde... Yanında ama kalbinde değil. Uzaktayım ama kalbinde. Deniz ile kumsal gibi...) Rabbim ahiret ayrılığı vermesin, duasıyla.. Yazıyı okuma zahmetinde bulunan canlar!  Aşk’tan maksat beşeriye duyulan his olmadığını anlayacak yaşı çoktan geçtiğinizi düşünüyorum. Ve özellikle belirtmek istiyorum ki bu kalemi aldıran, hüzne saygılı; aksi hâlde hüzünlü, yanan insanlar ona göre kıymetli olmazdı. Kıymetli, çünkü yandığı aynı ateşe başkalarını da atmak isteğini biliyorum. Ama bunun da şartı var: Edepsiz, şikâyet eden, âh eden hüzne tahammülü olmaz. (Sözlerimi doğru anlamanız ve yanmanız umuduyla.)
Ekleme Tarihi: 11 Aralık 2025 -Perşembe

SUSKUNLUĞUN İPİ (Ateşte Konaklamak)

Beklemek...

Seni beklemek...

Ölümü beklemekle eş değer miydi? Elbette değil!

Lâkin sancılı...

Neden mi?

Ölen geri gelir mi?

Elbette ölen yoktu onca öldürmek istediğimiz şeylerin içinde (mesela nefsimiz, kibrimiz ya da öfkemiz... Neyse konu bu değil).

Öyleydi işte; suskunluğun ipini tutup bırakmamak. Hissediyorum, hatta biliyor ve görüyorum ki önde olan başın gökyüzüne baksa da düşüncelerin ayak ucunda...

“İnsan, eti ağır gelir,” derdi rahmetli dedem. O, bakım konusunda bu sözü söylerdi. Bugün, bu saatte karşımızdaki insanın suskunluğu ağır. Hâliyle, sol yanımda bağdaş kurup oturan bu sessizliği kaldırmak, gönülhanesinde misafir olan insanın cemalinin gülmesiyle mümkün.

Ne mümkün!

Bir taşın yarılıp içerisinden su sızması gibi sızlıyordum. Her sözü ayrılık kokan sohbetin sofrasından ne kalkabiliyordum ne de yutkunabiliyordum. “Ecelden aman varsa görüşeceğiz ama bir gün görüşemeyeceğiz,” demesiyle dolan gözlerimi yere dikip; “Buluşmak, ayrılık olmayan yere,” demesiyle yıkanan yüzümü tekrar kaldırıyorum...

“Hazine sandığın üzerinde dilencilik yapanlar”dan farkım olması umuduyla çıktığım yolda, yolda kalmış gibi değil de sanki yürümeye dermanı kalmamış gibi hissediyorum. Bazı sohbetler ağır gelir. Ağırlığı, Şeyhülislam Yahya’nın sözünü söyleyince, ağırlığı hisseden yüreğim bu sefer utanıyor. Şikâyet etmek değil niyetim, onca hengâmenin içinde yüreğime iyi gelen kelâm sofrasına oturamayacak olmanın düşüncesi, bıçak sırtı duruşu gibi gelmişti. Ne tuhaf!

Kimi kelimeler insanın içine çöken bir gölge gibidir, söylenirken hafif, duyulurken ağır... “Söz kulağı değil, kalbe hitap ederse samimidir,” dedikleri o zaman zarfı içerisinde raks ediyordum. Yok yok, bu duygu, gölgenin altında, hatta yaz sıcağında üşümek gibiydi...

Suskunluk, insanın ensesine değen bıçak gibi ürpertir. Onun susmasıyla başlayan o ince sızı, yürüdüğüm yolun taşlarını diken yapıyordu. 'Bir saat boyunca söyleyen o, dinleyen sen değil misin', diye soruyorum kendi kendime. Tam bu noktada kalemi bırakıp düşünüyorum...Anlıyorum, hissederek. Onca cümle içinde söyleyemediklerine takılıyordum. Hele ki baş yukarıda, düşünceler ayak ucundaysa... 

Lâkin sınırı aşıp sormuyorum, soramıyorum. Konuşmanın başı da sonu da ayrılığın ipini düğümlemişti. “Bir gün görüşemeyeceğiz,” dediğinde, buna hazırmışım gibi durmaya çalışsam da içimdeki çocuk çırpınıyordu. Karşısında serçe gibi kalışımı hatırlıyorum: korkak, sessiz ve çekingen. Elbette böyle değildim ama kırma korkusu yok muydu?

Gözlerimi kaçırdım, olabildiğince. Çünkü bakabilseydim suskunluğun içindeki fırtınayı görecektim. Bilirsiniz, insan insanın acısına bakamaz çünkü kendi acısı ağır gelir ama gönülhanesindeyse bakmak kenarda dursun, onu hisseder.

“Buluşmak, ayrılık olmayan yere...” diyordu ya, o cümle dünyadaki bütün buluşmaların geçiciliğini yüzüme çarptı. Ben, bir kelimenin bile ömrü değiştirebileceğine inanırken, o kelime beni ebediyete havale etmişti...

Bu arada, Şeyhülislam Yahya’nın sözleri utancımı arttırmaya devam ediyordu.

“Yerin od etmedik kim vardır erbâb-ı mehabbette Semenderler gibi uşşâk da sükkân-ı âteşdir.”

(Aşk ehli arasında ateşi kendine yurt edinmeyen kim vardır? Seni bu hallere koyan gülün aşkıdır. Semenderler gibi âşıklar da ateşte yaşayanlardır.)

Suskunluğuna suskunluk ekliyorum... Yapacak başka bir şey de bulamıyorum. Söylenenleri anladığım kadarıyla aktarmak dışında...

Aklıma Osmanlıca/Farsça bir şiirin manası geliyor ama sözleri nasıldı hatırlayamıyorum. Manası şu şekildeydi: “Ben seni kavuşmak için sevmedim. Benim muradım gam yemek.” Sevmenin ağırlığı bir tarafa, bu sözün ağırlığı bir tarafa...

“Hest zevk-i cavidanî der firak-ı vuslateş” (Neyzen Tevfik)

(Aşkın lezzeti ne kavuşmakta ne ayrılıkta... Firak ile vuslatın, yani ayrılık ile kavuşmanın iç içeliğinde... Yanında ama kalbinde değil. Uzaktayım ama kalbinde. Deniz ile kumsal gibi...)

Rabbim ahiret ayrılığı vermesin, duasıyla..

Yazıyı okuma zahmetinde bulunan canlar! 

Aşk’tan maksat beşeriye duyulan his olmadığını anlayacak yaşı çoktan geçtiğinizi düşünüyorum. Ve özellikle belirtmek istiyorum ki bu kalemi aldıran, hüzne saygılı; aksi hâlde hüzünlü, yanan insanlar ona göre kıymetli olmazdı. Kıymetli, çünkü yandığı aynı ateşe başkalarını da atmak isteğini biliyorum. Ama bunun da şartı var: Edepsiz, şikâyet eden, âh eden hüzne tahammülü olmaz. (Sözlerimi doğru anlamanız ve yanmanız umuduyla.)

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Muhammet Akköse
(11.12.2025 18:02 - #510)
Allah sabredenlerle beraberdir. Önemli olan samimiyetdir.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.