Yalak, hayvanların su içmesi için yapılmış, genellikle taş, ağaç veya metalden oyulmuş uzun kaplara denilir. Kırsal alanda(yaşamda), çeşmelerin önünde ya da ahırlarda hayvanların su ihtiyacını karşılamak için kullanılan, "alçak" seviyede yerlerdir.
Evet, bugünkü misafirim, Seyrani'nin sözleri ve onun yazdıklarının ruhumda uyandırdıkları...
"Ben bu aşkın çilesini
Yanar çektim, tüter çektim
Yedim gonca sillesini
Bülbül gibi öter çektim" ( nacizane önerim devamını muhakkak ya okuyun ya dinleyin)...
Gözümün suyunu sıktım,
Her bir damlasını aşa katık eyledim.
Katığı köpeğin yalağına döküp aş verdim...
Müstehaktır; aldım, kabul ettim.
Seyrani, 'ben bu aşkın çilesini yanar çektim, tüter çektim' derken;
Ocaklar, 'aşk ile canlar!' diye inlerken...
'Güvenmeyin şu faniye, döner Dünya, geçer zaman' dedikleri noktada, söz dinlemeyene
Haktır!
Belaya kendi rızası ile gidene müstehaktır....
Kapı duvar olmuştu; şehrin vicdanı, adamın kapısına kilit vurmuştu. Tövbesi, dudaklarında kuruyan bir heves değil, yüreğinde filizlenen bir pişmanlıktı ama kime gitse, geçmişinin gölgesi boyundan büyük görünüyordu. Kimse, onun içindeki o yangını görmüyor; herkes, sadece külleriyle ilgileniyordu. Yanan bir yüreği Allah'tan başkası görür müydü? Gösterene de yanmış denilir miydi?
Adam, nihayet dizlerinin bağı çözülüp o sessiz kabullenişin eşiğine geldiğinde, gururunu bir hırka gibi sırtından çıkardı. "Madem kirliyim," dedi kendi kendine, "o halde yerim, bellidir"
Gitti; sokağın en ücra, en kimsesiz köşesinde, bir sokak köpeğinin paslı, boş kabının başına çöktü. O an, pişmanlığının ağırlığı, gözlerinden düşen iki damla yaşla yalağın içine karıştı. Kendi gözyaşı, köpeğin yalağında, adamın samimiyetinin mührü oldu. Tam o yalağa uzanıp, bir köpekle aynı kaderi, aynı suyu paylaşmaya yeltendiği anda; bir el omzuna dokundu. Uzaktan izleyenler, adamın kibrini değil, gözyaşının içindeki o çaresiz teslimiyeti görmüştü. İnsan, kendi suçunu kabul edip, kendini "yok" saydığında; ancak o zaman "var" olabiliyordu. O gün, bir yalağın başında dökülen iki damla yaş, yılların kirini silmişti...
Tövbe, sadece bir söz olmaktan çıkıp bir yaşam biçimine dönüşebilir. Belki de bu yüzden insanlar, adamın önünde değil, onun gösterdiği o büyük tevazu karşısında eğildiler ve onu tekrar kendi sofralarına, kendi hayatlarına buyur ettiler.
.... Hikâyenin özetini vermek adetim değil lâkin yine de nedense bugün yazma gereği duydum.
Adamın biri tövbe ediyor.. Lâkin kimse tövbesini, samimiyetini görmüyor ve âlâşa etmeye çalışıyor. İftar vakti. Adam orucunu açacak ve kimse onu sofrasını kabul etmiyor. Adam, .sofrasına kabul etmeyen insanlara dönüp "haklısınız benim yerim belli" deyip köpeğin kulübesinin yanına oturuyor. Gözlerindeki yaş su tasının içine akarken biri adamı hem sofrasına hem gönlüne kabul ettiğini söylüyor...
Eee ne olmuş? Diyenleriniz muhakkak olacaktır. Hikâyenin içinde kendini de bulan da....
Gerçek pişmanlık, toplumun onayını beklemek değil, kişinin kendi 'ben'liğini bir yalakta yıkama cesaretidir. Adam, tövbesinin kabulü için insanların sofrasına dönmeyi değil, kendi kalbinin temizliğine ulaşmayı hedeflemişti. İnsanlar onu tekrar buyur ettiklerinde, o artık eski 'adam' değildi. Çünkü o, en alçakgönüllü makamda; kendi hiçliğinde, gerçek varlığı bulmuştu. Bizler, o yalağı bulana kadar hala yollarda mıyız, yoksa bir sofraya kurulan kibirli davetliler miyiz? Bunu düşünmek lazım. Asıl soru da bu ...
Aşk ile canlar! Her ne yapıyorsanız yapın aşk ile yapın....
Yüreğiniz her daim can'a bulana...
