Medya çoğu zaman nahoş görüntülere ve uç noktalara odaklandığı için gençlik konusunda ümitsizliğe kapılıyoruz; kötülük görünürdür, iyilik sessiz kalır. Oysa Türkiye’nin gerçek ağırlık merkezi, klasik otoritelere mesafeli, özgüvenli, adalet ve vicdan bilinciyle hareket eden “Z Kuşağı”dır. Bizim kuşağımızın korkularıyla bastırdığı enerjiyi onlar özgüvenle dışa vuruyor; yozlaşmış dindarlığı içten bir ahlakla yeniden yorumluyor ve vatan sevgisini evrensel bir bilinçle inşa ediyor. Gerçek umut, onların yüreklerinde yükseliyor.
Geçen gün bir toplantıda konu dönüp dolaşıp gençlik üzerine geldi. Ancak dikkat ettim; ne konuşmak için yeterli zaman vardı ne de gençliğin sadece olumsuz yönlerini değil, olumlu potansiyelini de değerlendirecek bir bakış açısı hâkimdi.
Medya ise nahoş görüntülere ve uç noktalara fazlaca odaklandığı için çoğu zaman bizi ümitsizliğe sevk ediyor.
Ancak konuya yalnızca bir yönüyle bakarsak, evet, trajik görünüyor; fakat diğer yönünü gözden kaçırıyoruz. Kötülükler kötü olduğu için görünürdür, iyilik ise çoğu zaman sessiz kalır.
Oysa mesele, gençliği eleştirmekten çok, onu anlamak ve anlamlandırmak meselesiydi.
Hukuk biliminin duayen isimlerinden Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in bir sözü anlatılır:
“Bu devlet hacıyatmaz gibidir; bir o yana sallanır, bir bu yana… Ama sonunda yine dik durur, ağırlık merkezinin üzerine oturur.”
Aslında bu tespit, Türkiye’nin siyasal-toplumsal dinamiklerini en özlü biçimde anlatan bir metafordur. Zaman zaman sert sarsıntılar, savrulmalar, kırılmalar yaşanır; ama devlet, tıpkı hacıyatmaz gibi, sonunda yeniden dengeye gelir. Bugün de o salınım hâlinin içindeyiz. Fakat bu geçici bir durumdur. Yakın gelecekte bu milletin yeniden kendi ağırlık merkezine kavuşacağına yürekten inanıyorum.
Bu inancımın kaynağı, “Z Kuşağı” olarak adlandırılan yeni nesildir. Çünkü bizim kuşağımız – orta yaş ve üzeri kesim – artık tükenmiş, enerjisini ve üretkenliğini kaybetmiş bir kuşaktır. Bu tespit bir özeleştiridir.
Bizim kuşak, çocukluktan itibaren sürekli baskı ve denetim altında biçimlenmiştir: ailede otorite, okulda disiplin, askerlikte emir, meslek yaşamında hiyerarşi… Bu zincirleme baskı, bireysel iradeyi ve özgüveni köreltmiş, kişiliği törpülemiş, cesareti zedelemiştir.
Dolayısıyla ortaya çıkan tipoloji, inisiyatif almaktan kaçınan, “risk yerine itaat”i seçen bir insan tipidir. Toplum bilimsel açıdan bakıldığında bu durum, “öğrenilmiş çaresizlik” ve “otoriteye bağımlı kişilik” olgularıyla açıklanabilir.
Bizim kuşağın din ve siyaset anlayışı da bu psikolojik altyapının ürünüdür: dinde sorgulamadan uzak, dogmatik bir kabulleniş; siyasette ise rasyonel tercih yerine aidiyet refleksi… Bir tür “taraftarlık dindarlığı” ve “tribün siyaseti” diyebiliriz buna.
Bu yüzden de üst otoriteye karşı aşırı itaate meyilli, alt kademelere karşı ise tahakkümcü bir davranış biçimi gelişmiştir. Kısacası, korkuyla yoğrulmuş bir kuşak, korkutarak varlığını sürdürmeyi alışkanlık hâline getirmiştir.
“Z Kuşağı” ise bu zinciri kırma potansiyeline sahip bir nesil olarak karşımızda duruyor. Onlar görünürde ilgisiz gibi dursalar da, çağın ruhunu ve dünyadaki dönüşümü bizden çok daha iyi okuyorlar. Klasik kurumlara ve geleneksel otoritelere mesafeli olmaları, aslında bir değer yoksunluğundan değil, ahlaki tutarlılık arayışından kaynaklanıyor.
Dinî kurumlara duydukları güvensizlik, inançsızlıktan değil; inancın kötü temsil edilmesinden doğan bir tepkidir. Bu nesil, bizden çok daha hijyenik, daha özgüvenli, daha adalet merkezli bir anlayış taşıyor.
Bireysel özgürlüklerini önemsiyorlar ama bencilleşmeden… Toplumsal meselelere ilgisiz görünseler de, değerler düzleminde bizden çok daha duyarlılar.
Onlara yöneltilen “dinsiz”, “vatan sevgisinden yoksun” gibi ithamlar, hem sosyolojik olarak temelsiz hem de etik olarak haksızdır. Çünkü bu gençler, ülkesini bizden daha derin bir aidiyet duygusuyla seviyor. Ancak bu sevgiyi hamasetle değil, akılla ve sorumluluk bilinciyle ifade ediyorlar.
Geleceklerini yurt dışında arayışları da bir kaçış değil, mevcut sistemin sunduğu tıkanmışlığın bir sonucu olarak görülmelidir.
Kısacası, bizim kuşağın korkularıyla bastırdığı enerjiyi, “Z Kuşağı” özgüvenle dışa vuruyor. Bizim yozlaştırdığımız dindarlığı, onlar içten bir ahlakla yeniden yorumlayabilir. Bizim içini boşalttığımız vatan sevgisini, onlar evrensel bir bilinçle yeniden inşa edebilir.
Ahmed Arif’in “Anadolu” şiirindeki o umut dolu dizelerde olduğu gibi:
“Bir umudum sende, anlıyor musun?”
Evet… Bugün Türkiye’nin umudu, artık bizde değil; “Z Kuşağı”nın adalet, vicdan ve özgürlük duygusuyla büyüyen yüreklerinde.
