Çocuk bir lokma ekmek sormasın diye kundaklara sarıp uyutan anne... Kucağındaki çocuk yaşasaydı da bir lokma ekmek verseydim diyen anne... Dinmeyen hasretleri gebe bırakan kanlı ellerin arasında kalan insanlık ve kirli elleri yöneten, sözde güçlü olduklarını zannedenler...
"Allah var!"
Gökyüzü çatısız sarayların sofrasında bu sene Gazze ve diğer mazlum ülkeler var. Zamanın durduğu, mekanın yerle yeksan olduğu o dar coğrafyada; beton yığınlarının arasından yükselen tek şey imanları... Gökyüzüne salınan, tüten ocağın dumanı değil; bir halkın göğe asılı kalan imanı ve imanın getirdiği umut... "Kara düzen" denilen o sofrada, aslında dünyanın en görkemli saraylarından daha haysiyetli bir duruşu temsil ettiklerini kendileri de biliyordu.
Allah vardı, gam yoktu.
Hep olan ya da olmayan şeylere değinip, kalem kağıda o şekilde üzülüp saçlarını okşadı. Bu sefer durum başkaydı. Ramazan dolayısıyla insanın bakış açısı değişiyordu; belki de bu ayın vermiş olduğu durulukla yazıyordum bu sefer, bilemiyorum.
Yazıyordum işte..
Dört duvarın hapsinden kurtulmuş, tavanı doğrudan arşa değen o sofrada, tabağa düşen tek bir lokma bile değildi aslında mesele. Bizler "Bugün ne yesek?" labirentinde kaybolup, doymuş nefislerimizin artıklarıyla çöp kutularını utandırırken; onlar bir yudum suyun içine sığdırılmış koca bir kainatı yudumladılar. Sizce sofrada yemek namına ne vardı? Sabır, teslimiyet, kızıl ateşin arasında katıksız iman...
Neden? (Onu da siz düşünün.)
Çocukların yalın ayak toprağa basışları, toprağın acısını değil, kutsiyetini hissettiriyor mu? Onların kirli yüzlerindeki o parlayan gözler, aslında nasıl ümit dolu fark ettiniz mi? Gözlerdeki derinlik; sahip olduğumuz her şeyi sildiğimizde geriye kalan tek gerçeğin, yani Allah'ın tecellisi olduğu duruşu... İmanın en yalın hali.
Sosyal medyanın sığ sularında boğulan, "Aç olanı anlamak için aç kalınır, peki zaten aç olan niye oruç tutar?" diyen o nasipsiz mantık; ruhun gıdasını midede arayanların hezeyanından başka ne olabilir?
Gazze bir mektep. Okuyanı başka, okutanı başka, mezunu bambaşka... Bize Müslümanlığın sadece bir isim değil, bir "hâl" olduğunu öğreten okuldan bahsediyorum. Onlar yokluğun içinde "Var Olan"ı bulmuşlar. Onlar mı bize üzülmeli yoksa biz mi onlara?
Dünya onların omuzlarında bir yük değil, ayaklarının altında bir basamak değil de nedir, sorarım size?
Kelimelerin bittiği eşik... Sosyal medyada saçma sapan sözde latife yaptığını zannedenler... Kalitemizin, nezaketimizin ve o ince zeka ürünü nüktelerimizin yerini kaba bir alaycılık aldığı bu çağda; kime neyi anlatabiliriz? Kelimeler ancak hissetmeye hazır yüreklerde yankı bulur. Gazze’deki o sofra bize şunu fısıldar: "Neye sahip olursan ol, Allah'ın yoksa fakirsin; neyi kaybedersen kaybet, Allah'ın varsa en zengin sensin."
Siz sildikçe geriye kalan o tek hece, o tek isim, o en büyük sığınak: Allah. O insanların gözlerindeki ışık, karanlık çağın ortasında "Ben buradayım" diyen imanın en berrak deklaresi... Kim biliyor, kim farkında? Ben dahil hiçbirimiz...
