... İnsan kayıp ettiğini arar. Ve onu tekrar bulmak için çırpınır durur bu biraz da kaybettiği şeyin değerine bağlıdır...
Bulduğum, daha doğrusu bulduğumu zannettiğim hakikatin varlığımın ötesinde bir sesti... Ve ben bu sesleri taze bahara uyanan çiçek gibi karşılamaya çalışırken şehrin bütün gürültüsüne uyanmış gözlerimi tavana dikiyorum... Her yerin kapkaranlık olmasını beklerken geceden açık unuttuğum ışık bütün bir odayı aydınlatıyordu. Kendi aydınlığımı bulmuş gibi sevinmeyi beklerken açık ışıklar içinde karanlığa uyanan kalbimin "hoş geldin" nidasıyla gecenin karanlığına merhaba demeyi beklemek saçmalıktı...
Yorgunum ve hasta... İliklerime kadar. Dinmeyen bir ağırlık beynimin içinde. Hiçbir yere merak duygumun kalmayışı, dünyaya gözlerini kapamış gözlerimin suçu muydu? Elbette değil. Kitaplarda okudığım o olayların içerisinde yer almayı ümit ederken aslında kaçırdığım bambaşka âlemin beni izlediğini unuttum...
Dalıp dalıp çıktığım ama batmadığım okyanusun dalgaları ile boğuşmayı bırakmış bedenim rüzgârı hissederken gözlerimi kapatıp o çarşaf gibi denizin üzerinde boylu boyunca uzanmak benim hakkımdı. Hakkım olanı istemem ve nefesimi yormadan orada kalmayı istemek, hatta bir daha hiçbir şey için boş yere nefes harcamak istemiyor oluşumun bu dünyada yeri yok gibi...
Bütün bu gerçeğin yanında unuttuğum bir şey vardı: İnsan parça parça eksilirdi. Hâl öyle ki insan, daha önce var olan bir parçasının ağırlığını unutur ama yokluğunu unutmaz, yarasını unutmaz...
Düğüm mü yoksa düğün mü bu hâl bilmiyorum ama insan yokluğunu hissettiği o boşlukta var olmayı öğrendikçe tamamlıyordu kendini...
İnsan tamamlanmak için gelmişti ve bu yüzden çıkmıştı yola. Ve tamamlanan bütün yollar tek kapıya çıkıyordu...
Bu yüzden beni mezara indirecek elçinin kapısında nöbette durmak dışında başka bir şey istemiyorum. Bu yüzden kapının önünden yazılan satırların kısalığına aldanmayın, özümüz, bu hikâyeler hep çok uzun...
Ömrünüz bereketli olsun, canlar!
