"Varlık davam yok, mümkünse olmamaktır arzum..." Çünkü var olduğu sürece insan, iyiye de gebeydi kötüye de...
Buradan başlayalım bu haftaki yazıya...
Olayların ardındaki ve önündeki muradı göremeyen gözlerim oradan oraya yola revan olunca, unuttuğum şeyin yolun tam da içinde gizli olduğunu gösteriyordu.
Neyi üfleyen insansa feryat eden de insandır.
İstemeye ar edindiğim ama yine de yüzümü eğip istemekten başka bir çare bulamadığım zamanların içinden çıkıp aklımı ve zikrimi abdest aldırıp; hangisinin kaybı beni daha derinlere sevk etti, hâlâ fark edemezim...
Aramayı çoktan bıraktığım ama bulduğum şeyin de aslında o aramadan meydana geldiği gerçeğinin gözümün önünde olduğunu inkâr edemem...
Sevginin binbir hâli vardı. Kendimi döktüğümü kendim toplamakla mükellef olduğum zamanın içinde bu binbir anlamı net görüyordum. Aklımla koştuğum yolun hevâ; kalbimin derinliğinden akan aşk ırmaklarının gönül sazımın bam teline dokunurken sevgiyi peydah ettiğini ve bütün bu yolları sadakatle yürürken vefayı görmemek ne mümkün!
Ürkek bir karacanın peşinden koşar gibi gittiğim yolun sonunda dizlerimin üzerine oturup; hâlâ kendime neyi itiraf etmem gerektiğini dillendiremezken, alnımı koyduğum seccadenin üzerine bırakıyordum gözyaşlarımı...
Gerçekle hayal arasında sıkışıp kalmış düşüncelerim, meftun olmuş tarafımı avuçlarının arasına alıp öylece bakıyordu gözlerime... Öyle ya, "onca ihtimal varken biz birbirimize denk geldiysek öylece kal" dememiş miydi Cemal Süreya?
Lâkin ben bu yolun çok daha ötesine geçmiştim. Kaderin önüme çıkardığı ve şükrünü adamakıllı eda edemediğim o gözlerin artık rüyaların arasında kalmış olmasına ne aklım dayanabiliyordu ne de bu yollar...
Gözü yolda olan bir tek ben değildim elbette. Hiç gelmeyecek birini beklemeye gebe kalmıştım. Hiç doğmayacak o çocuk, sancılı bir şekilde yollara sürüklerken; yolu Mevlânâ’ya, Konya çıkmasına düşürmenin de vardır bir hikmeti, öyle değil mi?
Olayların ardındaki muradı, sisli bir dağın eteklerinden aşağıya doğru inerken anlıyorum: Maksat kavuşturmak değil; sevdirip o yüreği pişirmekti. Yanan yüreğin sancısının dili dua ile dolduracağını ve çaresiz kalıp O’ndan başka hiç kimseden istemeyeceğini bilmez miydi? Bilirdi elbette...
Eee, boşuna dememişler "Ambalaja aldanma, içindekine bak," diye. Kimden geldiği hepsinden daha önemliydi.
Belki de bu olgunluk susturup bir köşeye oturtmuştu bedenimi. Belki de bu düşünce düşürmüştü beni yollara...
Ben en başından beri yolları seviyordum; şehir şehir dolaşmayı, dağları, ovaları... Ama bu gidiş varmaktan ziyade bulunanı görmek gibiydi. Dümdüz bir ovaya uzanmak değil de bir dağa sırtını yaslamak gibi...
Bir insan ki Hakk’ı aramaktadır ve bu insan ki sevgi ve heves çemberinin etrafından dolanıp geçip o Hak kokusuyla yıkanmayı murad etmektedir...
Sahi bu dava gerçek midir yoksa hayal mi? Tenden geçip ruhun aşkıyla boyanıp kaybolmak var mıdır?
"Denizin dibinde inciler taşlarla karışık olarak bulunur; övülecek şeyler de ayıplar, kusurlar arasında olur," dememiş miydi Mevlânâ? Hâl böyle ise kendi kusurumuzun içinden yüzümüzü yıkayıp çıkamaz mıyız?
