Aklı makamından eden aşktı... Renkten renge çevirirken halden hale koyan tek şey... Kim sorgulayabilir ki Leyla mı büyük Mecnun mu ya da seven mi büyüktür sevilen mi? Kanım yere düşmeden bir bıçağın üzerinde süzülürken "Hayal mi büyüktür yoksa gerçek mi ?" sorusuna gerçek diye cevap verirken hayallerimi gerçeğin önüne koyduğum zaman dilimini içimden atamıyor olmanın sancısını ders niyetine heybeme koyuyor ve "Sen, dersini al diye oldu zaten ne olduysa!" Deyip susuyorum...
Gerçek zamansız, zamansız gerçek olmazmış... Gerçeğin vücut bulduğu dillere küsüm. Kalbimin sesini kesen seslere olan aşinalığım kayboldu. Kuyunun dibindeyim lâkin sesimi dahi çıkarmak istemiyorum. Olduğum yerin memnuniyeti içinde titreyen ellerimi sol yanıma götürüp "Tefekkür" diyorum... Tefekkür!
Neredeyim ve olduğum yeri, gayeyi, değerimi düşüne düşüne... Hâlâ anlayamamış olmanın suçunu üstlenerek...
Sessizliğim çığır aşsın istiyorum... Lâkin insan kırılırken bile bir şey bulabiliyormuş. "Neyi inşa etmek istediğini bilmeyen, harabeden başka bir şey bulamaz," demiş Mevlana. Kimin, neyi nasıl tayin ettiğini bırakıp yolda adımlayan bedenimin üzerinde taşıdığım kafamın içerisindeki ses bana Duha Suresinin nazil olma hikayesini hatırlattı... Sureyi bilmemekle beraber sadece meali aklımda kalmıştı. İnsan bir şeyleri kendi ile eşleştirme, kodlama yapınca mı daha iyi öğreniyordu?
Yahudilerin/müşriklerin leş kargaları hatta açık bir yaraya konan sinekler gibi Peygamber Efendimizin üzerine üşüşmelerini düşünüyordum... "Muhammed'in Rabbi, ona küstü," deyip dedikodu yayıp Peygamber Efendimizi üzmelerini... En nihayetinde o da insandı, öyle değil mi? 4 yıl boyunca vahiy gelmemesi ne demek( bununla ilgili farklı rivayetler var) biz bilemeyiz ama sevdiğimiz birisinden ya da bir şeyden haber alamamak ne demek elbette yaşamışızdır. Bir saat, bir gün sevdiğimizden haber alamayınca düşeceğimiz durumları düşünün...Rotası şaşmış gemi gibi olmaz mıyız?
Yol boyunca bu düşünceler beynimin içinde dönüp durdu. Sorular bir bir sıralandı. Allahu Teâlâ bile Peygamber Efendimizle 4 yıl uzak kalmış düşüncesini (vahyin kesilmesi) tövbe estağfurullah çekip kovarken; Peygamber Efendimizin, Allah'ın ona küsüp kırıldığını ya da Alalh'u Teala'yı kızdırdığını düşünmesi.... Ve benim bunları düşünüyor olmam...
"Peygamber bile böyle düşünüyor," deyip kendimi haklı gösterme gayemi kimselere diyemezken cümle âlem ben ölünce bile okusun diye yazmak.... Düşüncelerimin müşterisi olsa saçıp savuracağım ya da bir kibrit suyu olsa yakıp atacağım...
Sonra içimdeki saçma sapan seslere kulağımı tıkayıp "Hz. Peygamber’in (s.a.v.) o dönemde hissettiği hüzün, Allah'tan gelen o ilahi kelamın, o vuslatın kesilmesinin getirdiği derin bir özlem ve hüznün insani haliydi," deyip kendimi düzeltmeye çalışıyorum...Ama içimdeki ses "İnsan kelamı özlüyor, peygamber bile olsa!" diyor... Toz bulutu gibi içimi karartan düşüncelerimin altından bambaşka bir ses "Rahat ol," diyor... Kendi yarama kendi ellerimle tuz basıyordum...
Allahu Teâlâ o dönem Peygambere Duha Suresini gönderdi ise sana da "Olanda da olmayanda da hayır var," demiyor mu diye silkeliyorum kendimi... Öyle ya Duha Suresi zifiri karanlığın ortasına bir güneş gibi doğmadı mı?: "Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da..." Bu ayet, sadece Peygamberimize değil, bugün kendi kuyusunun dibinde oturup "Rabbim beni bıraktı mı?" diye düşünen her kalbe teselli değil mi? Ayetler sadece Peygamberlere mi indi?
Ruhumun neresinden sızlayıp geliyordu bu düşünceler anlamıyorum ama bir şey vardı. Beni sokak sokak gezdirip sürekli yollara sevk eden bir şey...
Deliliğin kadri düşüncelerden geçip aklı Mecnun etmenin tek bir yolu vardı; Leyla'nın ardındaki o deryaya dalmak... Mümkün değildi tabii. Bulamayacağımı anlayıp hatta aramaktan bile vazgeçip oturup bir köşeye Duha Suresini açıyorum.
(Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,
Kuşluk vaktine andolsun,
Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,
Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.
Hz. Peygamber'e vahyin gelişi bir süre için kesilince müşrikler, "Rabbi onu terk etti" dediler. Bunun üzerine bu âyetler indi.)
İşlediğimiz kabahatler ne olursa olsun nimetini kesmeyen o güce boyun eğmenin verdiği zevkle, yolum yıldızsız kalmış bir çölde olsa da bahsedilmiş hakkın lezzetinden almaya devam edince; başımı gökyüzüne çevirip sonra tekrar yola ve onca insan kalabalığına bakıyorum...
Acı insana çarpıncaya kadardı.. Fena acı ile beraber gelir haddini aşar ise ne akıl kalır ne de kırılacak bir gönül...Böyle pişiyor insan...
Hangi âlemdeyim, âlem içinde âlem var mıdır bilmiyorum lâkin kendi içimde bulduğum âlem kırık dökük gönül evimin bahçesinden toparladıklarımdan ibaretti... Belki de bu yüzdendi dağa, taşa vurup gitmelerim... Küpün içini neyle doldurursan doldur hakla doldurmak istemediğin sürece boş!
Ondandır belki de, olan biten... Lâkin hakla doldurmak istersen de en başa dönmek şart.
Yolun en başında aramaya koyulmuş yolumu "kalbin kırık, dökük" diye seslenen sesimden elimi eteğimi çekip çamurdan yapıldığım ve kendi ruhundan üflemiş Rabbime yüzümü dönüp O'nu tekrar aramaya çıkıyorum... Son, başa dönmektir... Düşe kalka, yara bere içinde dönüyorum ocağıma, o ilk ateşime...
Lâkin ben okuyup yazmış bir ümmîyim... Okuduklarım ve yazdıklarımla kirlettim kendimi. Haktan bahsetmediğim, kandilleri yakıp aydınlatmadığım bütün yollar boşa...
Kırık bir testiyi pınarın başında su doldurmak ne kadar işe yararsa o kadar işe yaramıştı işte 37 yıllık nefes... Ve 37 yıllık yol...
İdrakımın yetmediği, ne eteğimi ne de küpü dolduramadığım âlemin içinde başka bir âlem vardı. Ve tek durağı tefekkürdü... Bulabilene aşk olsun!
Ocakta yanıp pişmeyen kalbime de aşk olsun. Nasıl bir oduna ihtiyacı var anlamıyorum...
Ocaktaki su kaynamaz mı?
