Saat 21.41’de telefonuma düşen bir mesajla bir büyüğüm, “Maduro’yu aldı Amerikalılar” dedi.
Haberi dışarıdayken görmüştüm ama metnin içeriğini okuyacak fırsatım olmamıştı. Bir saat sonra karşıma çıkan iddialar şuydu: Donald Trump, daha önce Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun USS Iwo Jima gemisinde, gözleri bağlı halde çekilmiş bir fotoğrafını paylaşmış; ABD’nin, “güvenli, düzgün ve adil bir geçiş süreci sağlanana kadar” Venezuela’yı yöneteceğini, Maduro’nun ise New York’ta yargılanacağını söylemişti.
İyi bir turşu kaşıklar gibi…
Venezuela’ya havadan ve karadan saldırıları anlatan Trump, her zamanki Amerikan yönetimi refleksiyle özgürlük (!) vaat ediyordu.
Yedim mi?
Valla yiyen çok, bu işe çanak tutan daha da çok. Ben almayayım.
Burada bir dedikoduyu da paylaşmayı gerekli görüyorum. Ne olur ne olmaz.
Venezuela’nın devrik başkanı Maduro, ABD güçleri tarafından etkisiz hâle getirilmeden önce yayımlanan bir videosunda, “Bölgemizde kaçakçılığı yapılan tüm kokain Kolombiya’da üretiliyor. Biz sadece bugün değil, onlarca yıldır Kolombiya uyuşturucu kaçakçılığının kurbanıyız,” demişti. Amerika’nın Venezuela’nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ele geçirmek istediğini söyleyerek seferberlik ilan etmemiş miydi? Ben mi yanlış hatırlıyorum?
Gelelim dedikodu kısmına…
Sedat Peker de yaklaşık dört yıl önce, ABD baskıları nedeniyle Kolombiya kokain güzergâhının değiştirildiğini; yeni güzergâhın Venezuela, Caracas Limanı’ndan başlatıldığını açıklamıştı. Peker, bu sürecin bazı siyasi çevrelere yakın isimler tarafından organize edildiğini iddia etmişti.
Gözümle görmedim.
Yaparlar mı, yapmazlar mı bilemem.
Bunu araştırmak zaten devletin işi, benim değil.
Benim asıl meselem Maduro değil.
Onun üzerinden yürütülen emperyalist saldırılar ve bunu görmek istemeyen körleşmiş bir zihniyet.
Hakaret demeyin; bazen insanı çileden çıkaran düşünce biçimleri oluyor.
Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip bir ülkenin başındaki adam, senin buyurduğun gibi davranmıyor diye; yeraltı ve yerüstü kaynaklarını senin şirketlerine tahsis etmiyor, kendi halkı adına işletiyor ve rakip gördüğün ülkelere satıyor diye o ülkenin tankerlerini bombalayacaksın, gemilerini batıracaksın. Yetmeyecek; yüzlerce insanını öldüreceksin. Sonra havadan başkentine çökecek, sana biat etmeyen o adamı ve eşini yatak odasından sürükleyerek askerî bir gemiye götürdüğün iddia edilecek. Ardından da demokrasi nutukları atacaksın.
Ve bu süreci destekleyen istihbarat yapılarıyla, “özgürlük” adına başa getirilen figürler sözde demokrasi vaazları verecek.
İşte bunun adı emperyalizmdir.
Hem de en küstahı.
Dünyanın geleceğini, ülkelerin ve halkların bu emperyalist güç karşısında alacağı tutum belirleyecek.
Bir ülkenin yöneticisinin zorla görevden alınması iddiaları yetmezmiş gibi, halkın önemli bir kesiminin buna alkış tutması asıl düşündürücü olandır.
Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Gazze’de nasıl bir “özgürlük” geldiğini görmedik mi?
Ders almayan, almak istemeyenler istedikleri kadar bayraklarla miting yapsın, boykot çağrıları yapsın. Somut ve caydırıcı adımlar olmadıkça, başımıza gelecek olan budur.
Daha dün, hatta bugün; ABD’nin desteklediği İsrail, Gazze’de milyonlarca insanın evini başına yıkmadı mı? Göçe zorlamadı mı? On binlerce masumu, çocuk ya da kadın ayırt etmeden katletmiyor mu?
Emperyalizme karşıymış gibi görünmeyin.
Gazze için gözyaşı dökmek ya da miting yapmak vicdanınızı rahatlatmasın.
Dünyanın bütün mazlum halkları, bu soygun ve sömürü düzenine gerçekten karşı çıkmadıkça; yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, çevreyi ve doğayı yok eden tekellere ve tröstlere kapatmadıkça; bu yönde somut adımlar atmadıkça ve bu vahşet karşısında isyan etmedikçe söylenen her söz boştur.
Eğilen boynunuzu koparıp atmalarını beklemeyin.
