Bilmediğin aş ya karın ağrıtır ya baş" der eskiler... ben bunu, insanın gönülsüz yaptığı iş, ya gönül sızlatır ya yol desem o eskilere ayıp olur mu? Zannetmiyorum!
Çünkü insanın bazen içine derin bir sızı düşer ya da adımlarını hiç beklemediği tahmin etmediği yere/yerlere götürür... Her yaz yaptığım Karadeniz gezintisinden sadece biriydi hâlbuki... Ama zaman, düşünceler ve duygular öyle bir noktaya getiriyor ki insanı biranda hiç beklemediği bir yere evrilebiliyor...
9 Ağustos’ta Samsun ile başlayan Karadeniz gezimi, 11 Ağustos Salı günü anlık bir kararla Bayburt- Trabzon arasında yarıda kesip rotamı Ege’ye çevirdim. Bazen insan, ruhunun daraldığı yeri durmaksızın terk etmek istiyor. Öyle bir kaçıştı benimkisi de...Çarşamba günü sabah 09.30.da İstanbul'a, öğleden sonra da Ege...
Çardak havalimanında inip merkeze geçecek aracı beklerken, tuhaf bir şekilde burnuma tütün kokusu geldi. Yanlış anlamayın, sigara dumanı değil bahsettiğim; tütünün o ham, demli kokusu... Gecenin bir yarısında uyanıp tütün kırmaya başlayan elleri, bir eğilip bir doğrulan belleri hatırlatan o koku... Güneş doğup da tütün tarlasının üzerine vurduğunda yükselen; hem acımsı hem tatlımsı, zihnin en ücra köşelerine saklanmış o koku.. İlkokul yıllarımda bıraktığımı sandığım kokuyu yıllar sonra, hiç beklenmedik bir anda yeniden duymak duygulandırmıştı beni.
Hayatın tesadüfleri insanı şaşırtmayı sever derler; meğer kokuların da hafızası en az bizimki kadar sadıkmış. Bugün, yani 14 Ağustos’ta Denizli’den Çameli’ye doğru yol alırken, saat 07.00 sularında birdenbire başka bir çocukluk anısı taptaze haliyle karşıma çıktı... Yol üstünde, Bedirbey diye bilinen mevkide, etrafa yayılan anason kokusunu içime çektiğim an kulaklarımda rahmetli dedemle nenemin o tatlı atışması çınladı: Dedemin "Anason" diye ısrar ettiği, rahmetli nenemin ise "Yok goca adam, haşhaş o!" diye direttiği tarlaların kokusu... Aslında ben hiç tarla işi görmemiştim; babam "Elin çapa tutsun, toprakla haşır neşir ol" diye bana kazma vurdurur, meyve ağaçlarının dibini belletirdi sadece. Evimizin arkası ise o zamanlar boydan boya papatya bahçesiydi. O bahçenin yumuşacık toprağına uzanıp saatlerce gökyüzünü izlemeye bayılırdım. Bugün gözlerim papatyalarla dolu bir alan görmek istedi, ne yazık ki göremedi...
İnsan gerçekten de çocukluğunu özlüyor. Hatta kişisel gelişim kitaplarının birinde, insanın geçmişi ve eski günleri özlemeye başladığında bugünkü hayatına yabancılaştığı, mutsuz ve psikolojisinin bozuk olduğu yönünde iddialı bir cümle okuduğumu hatırlıyorum. Ama ne zaman kişisel gelişim raflarına şöyle bir göz gezdirsem, beni gülümseterek "Yok öyle şey!" dedirten "Müslüman Psikologların Çıkmazı" kitabı geliyor aklıma. Neyse, konum ne kişisel gelişim kitapları ne de o çıkmazlar... Bal alan pekmez satsın..
ilk defa Karadeniz’den zerre keyif alamadan, "Burada bir gece bile kalmak istemiyorum" diyerek yola çıktığım o gün soluğu Ege’de almam oturup düşündüğümde biraz saçma geliyor, yalan degil...
Ama üst üste "çocukluğumun kokuları" dediğim o kadim kokuları duyunca ve Rabbim bazı yollarda bazı tevafukları gösterince insan gayriihtiyari mırıldanıyor: "Her şeyde bir hayır var." Toprak, insanı nereye giderse gitsin köklerine bağlamanın bir yolunu buluyor; yeter ki rüzgâr doğru yönden essin...
Bir hafta içerisinde olan bitenler bana gösterdi ki;
insan, ömrü boyunca hangi yoldan nasıl geçerse geçsin, dünde kalan güzelliklerin özlemi ile doluyor... Masum olduğumuz, kalplerimizin ve düşüncelerimizin temiz olduğu o dönemleri... Yani insan, hangi şehre giderse gitsin, hangi dağları aşarsa aşsın, gözlerini doldurduğu o zamanlara hasret kalıyor...
Ağustos ayında yolun nereye çıktığının, beni hangi şehre düşürdüğünü günün sonunda pek de önemsemiyorum... Çünkü yol, yürüdüğüm yolu ve yolcuyu gösterdi...
