Avunma değil, savunma... Harbi harp etmeden kazanan insanların toplandığı yerdir savunma sanayii destek verenler desem nasıl karşılanır bilemiyorum ama yanlış anlaşılmaması açısından izninizle açıklama yapmak istiyorum...
Askeriye de çok bilinen, köklü bir düstur/söz vardır: “Türk Silahlı Kuvvetlerinin savaş anında görevi yurdu savunmak, barış anında ise dosta güven, düşmana korku vermektir.” Aynı cümleyi Savunma Sanayii ve orada çalışanlar için kurduğumda, yapılan işlerin temel caydırıcılıkla ne kadar birebir örtüştüğünü ve ilk başta kurduğum cümlenin doğruluğunun altını çiziyor gibi. Öyle değil mi? Düşmana korku verdiğimizi düşünmüyor musunuz?
Çocukluğumdan beri bu alana duyduğum derin merak nereden kaynaklanıyor inanın tam bilmiyorum. Aşk şiirleri yazmam gereken yıllarda, defterlerin arasına vatan-millet nidası atan satırlar sıkıştırır, erişilmez hayallerin kapısında sessizce beklerdim. Hayatım boyunca isteyip de kavuşamadığım tek hayalim desem hiçte yalan olmaz... "Nasip değilmiş" derken içimdeki o bitmez ümit iki haftadır tekrardan canlandı. Teknolojinin getirdiği erişilebilirlik sayesinde bu dünyayı takip edebilmek ve hayallerimi ve hedeflerimi farklı bir boyuta sürüklerken artık akşamları bile savunma sanayii ve bu alandaki yapılan çalışmaları dinlerken buluyordum kendimi. Bu aşktı işte...
Geçtiğimiz günlerde, sosyal medyada takip ettiğim ve Savunma Sanayiinde görev yapan bir büyüğümün paylaşımını görünce bu hislerim bir kez daha perçinlenerek daha da yükseldi. Sistem mühendislerinin Japonya ve Kanada’daki deneyimlerini aktardığı çevrim içi bir organizasyona katılmıştm. O an kendime; 'Yarın kariyer açısından bir işe yarar mı neden bu kadar peşindesin? Diye sorguladım. Sonra da gülüp geçtim. Çünkü biliyordum ki insanı dinç, biraz da dertli kılan şey bu meraktı. Geceleri uykumu bölen, uyanır uyanmaz aklıma düşen sorular olmasa ne işe yarardım ki?
Tarihe şöyle bir dönüp baktığımızda da bu mücadelenin köklerinin ne kadar eskiye dayandığını anlarız. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un surları önünde yalnızca bir hükümdar olarak değil, o dönemin en ileri mühendislik dehasını konuşturarak yer almıştı. Döktürdüğü devasa topları, sadece demirden birer silah değil; çağ açıp kapayan teknolojik ve stratejik vizyonu değil miydi? Bu kadar yanlış düşünüyor olabilir biliyim?
Mesela Çanakkale’de... Dünyanın en gelişmiş donanmalarına sahip devletler vardı karşımızda. Bizim elimizde, avucumuzda ne vardı? Kimselerin elde edemeyeceği şeyler... O gün yazılan destansı hikâyelerimiz inançla, iradeyle örülmedi mi? O an korku salmadık mı ve hâlâ korku salmaya devam etmiyor muyuz hem de harbi harp etmeden bir çok şeyden sıyrılmadık mı?
Bugün baktığımda, Millî Mücadele’nin o yokluk yıllarından aldığımız o mirasın, bugün bambaşka bir boyuta evrildiğini ben şahit oluyorum. Milli Güvenliğin ve Savunma Sanayiinde son bir kaç yıldır işlenen konuların ve üzerinde yapılan panellerde yapılan konuşmaları dinleyince artık savaşın silahla değil de yapay zeka ve elektronik sistemlerle, siber güvenlikle ve bilgiyle olacağı vurgusunu nasıl es geçeriz? Nitekim kendi teknolojisini geliştirebilen, kriz anında kendi imkânlarıyla ayakta kalabilen Türkiye de seyirci değil oyuncudur...
Gökyüzünde süzülen KAAN’dan millî gemilerimize, hava savunma sistemlerinden yapay zekâ destekli projelere kadar atılan her adım, yalnızca teknik bir başarıdan ötede bir mevzu değil de nedir Allah aşkına!
Elimde toplanmış büyük veri depolama alanları yok belki ama gördüğüm tek bir gerçek var: Türkiye, savunma sanayiinde 15-20 yılda kat edilebilecek mesafeleri çok daha kısa sürede tamamladı ve hâlâ da gelişmeye,. geliştirmeye devam ediyor...
Bütün bu ihtişamlı başarıların arkasında, kameralara yansımayan sessiz bir emek var. Bir mühendisin sabahlara kadar göz nuru döktüğü çizim masası, bir yazılımcının satır satır işlediği kodlar, bir teknisyenin milimetrik hesapları ve bütün bu ellerde yükselen teknolojiyi korumak için sınırda nöbet tutan Mehmetçiğin sarsılmaz iradesi... Savunma sanayiini konuşurken yalnızca çelikten imha araçlarını değil, onları mümkün kılan insanı da unutmamak gerek...
Belki de çocukken defterimin arasına yazdığım o yazılar, şiirler bugün beni bu satırları yazmaya getirdi. Ve anlıyorum ki savunma sanayii; savaş istemenin değil, barışı ve huzuru koruyabilecek kadar güçlü olmanın adı...
Bu konu ile ilgili başka bir büyüğüm den duyduğum sözü aktarayım izninizle; " İlk kurşunu atan ben olmayacağım.(Barışçıl davranıyor) Ama cesaret edip atarsada bir daha bunu yapamayacak duruma getiririm" Kıymetli büyüğüm bunu "Küresel Ölçekte Millî Güvenlik Mimarisi Tanımında Yaşanan Değişimler" başlıklı panelde söylemişti...
Anlıyorum ki milletimizin gerçek gücü sadece sınırlarını koruyabilmesinden ziyade o sınırları korurken ortaya koyduğu irade, bilgi ve gelişimleri kendi elleriyle nakış nakış örmeside dâhil.
Öğrenecek çok şeyim var farkındayım... Allah'tan niyazım bu hevesimin her daim bâki kalması...
Velhasıl kelam merak iyidir...
