Tatlı bir telaş sarar evin dört bir yanını ve sen her zaman olduğundan biraz daha farklısındır. Zannettiğin şeylerin aslında zannettiğin gibi olmadığının ya da olmayacağının öğretisini kabul ettiğin anda başladığın bu farkındalığın içinden sözcükleri seçip kendi heybene saklamaya başladığın anda anlıyorsun hayatın o tatlı cilvesini…
Geç olabilir. Korkma! “Yanlış yaptım” deme! Onun yerine “Ben insanım, beşerim, şaştım!” de. “Bunları dedikten sonra, aslında olman gereken noktayı illa bir haritadan ya da uzaydan izlemene gerek kalmadan düşün: Benim dünyadaki yerim ne kadar?”
Bugün bu sözlerle kapanmıştı sohbet… Yüz yüze içilen çaylar ve sonundaki kapanış kahvesi yetmemişti… Ayrıldıktan on dakika sonra arayıp o çetin rüzgârını estiren insana suçlara gibi; “Direktif verecektin” diye şakayla karışık laf atınca; zannettiğim şeylerin aslında zannettiğim gibi olduğunu ama ne olursa olsun zannettiğim gibi yaşanmayacağını delik olmayan kulağıma küpe niyetine asmıştı…
Birkaç haftadır uzağız. Doğrusunu isterseniz onca konunun içinde yazacak bir şey bulamadım. Şu an 13 Eylül 2026, saat gece yarısı 02.34… Uykunun zerresi yok ve şu an bu yazdığım ikinci köşe yazısı… Birincisi arşive, ikincisi ise şu an siz değerli okuyucuların gözlerinin önünde yerini almak üzere…
“Ne yazabilirim?” sorusuna hâlâ net bir cevap bulabilmiş değilim. Toplumdan bahsettiğim anda kalemin en sivri yerine denk gelecek kâğıdım, o yüzden es geçiyorum… Yukarıda delik olmayan kulağıma küpe ettiğim sözden yola çıkarak ufak bir bilgi paylaşayım…
Eski Türk töresinde erkeklerin küpe takması (özellikle "erlik küpesi" olarak bilinir) yaygın bir adetmiş. Bir de Bektaşilik gibi bazı tarikatlarda ve dervişlik geleneklerinde, dünyaya ait her şeyden vazgeçip kendini Allah'a adayan dervişlerin kulağı tek bir halka ile delinirmiş. Bu halka, kişinin "Allah'ın kulu/kölesi" olduğunu simgelediğini, hatta tarihte Yavuz Sultan Selim’in de Mısır’daki kölelerin kulağındaki küpeleri görüp "Biz de Allah'ın kölesiyiz" diyerek küpe taktığı rivayeti buradan gelirmiş…
Benim de tek kulağım delik… Sağ… Bu yüzden ince çizgilerim bazı olayların önüne geçiyor. Ve galiba bazı sözleri almıyorum, almak istemiyorum.
Bugün Sürmene rüzgârı estiren bir büyüğümün kulağıma küpe ettiği sözleri zihnime not ederken; insanın kulak kabarttığı her söze değil, ruhuna dokunan her haysiyetli kelama kulak verince hafiflediğini ve sözlerin kulağa değil gönle yazılmak üzere var olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bu yüzden bazı sözler kalbe şifa, bazıları ise zehir… Öyle değil mi?
Bizler beşeriz; düşe kalka, zannede zannede yanılarak yürüyoruz bu yolu. Ancak kulağımızda ister dünyevi bir iz, ister dervişane tek bir halka taşıyalım; aslolan hayatın o tatlı cilvesine "Eyvallah" diyebilmek. Sabretmek… Zannettiklerimiz tam da düşlediğimiz gibi çıkmasa da yaşayamadıklarımız varsın ruhumuzda bir tecrübe halkası olarak kalsın. Kalması gerekiyorsa.
Gecenin bu saatinde kelam kâğıdına, kalem de sahibine kavuştuysa eğer, benden size son bir soru olsun: Siz kendi dünyanızın neresindesiniz ve heybenizde kaç yanılmanın hikâyesini taşıyorsunuz? Ve bu yanılgıların içinde dünyadaki, hatta gezegendeki yeriniz kaç defa değişti?
Beşeriz…
Başka türlüsü çok zor. "Zor bir iş, insanı yorar" demişti bugün esen rüzgâr…
Haklı…
Dualarda buluşmak dileğiyle. Canınıza iyi bakın canlar!
