ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

​ÜRETMEK ve TÜKETMEK

Üretmek ile tüketmek arasındaki kavramsal sınırı uzun uzun açıklamayı çalışmanın beyhude bir uğraş olacağını düşünüyorum. Bu yüzden tanımlamaları es geçip odak noktamı sizlerle paylaşmak istiyorum. İnsan olarak, tüketen birer fani olmaktan çıkıp üreten, değer katan bireyler haline gelebiliriz. Asıl enerjimizi ve zihinsel çabamızı yoğunlaştırmamız gereken tek öncelik ya da öncelikler ekranda gördüğümüz bize özendirilmeye çalışan hayat biçimleri olmaması gerek... Gözlemlediğim ve neredeyse artık her masada önümüze atılan konu; çocukların, bizlerin izledikleri... Kendi ailem ve evli arkadaşlarımın çocukları dahi sokakta gördüğüm şu ki; askıya alınmış değerler. Ve o değerlerle birlikte benliğimiz, fikrimiz ve zikrimiz. Gerçi değerleri yok olan bir bireyin varlığından nasıl bahsedebiliriz ki? Her şeyden önce şu hep aklımızın bir köşesinde olmalı: Her ne yapıyorsak yapalım, "en iyisini yapan veya en azından yapmaya çalışan" biri olmak zorundayız. Yıllardır hevesle savunduğumuz ilke bu. Ancak bir de çevrenize bir bakın... Asıl temele oturtmamız gereken soru şu: Biz ne yapabiliriz ve bunu en nitelikli şekilde nasıl yapabiliriz? Bu soruların peşine düşmek zorundayız. Aslında büyüklere de net bir çizgi çekip, "Siz bize ne verdiniz ki bizden ne istiyorsunuz?" diye haykırmak geçiyor içimden. Büyüklerin çağı ile kendi çağımızı ve içine doğduğumuz şu teknolojik çağı bir üçgenin köşelerine oturtsak; aradaki açıların toplamının bugünkü toplumsal çıktıyı verdiğini görmek hiç de zor olmasa gerek... (Gençlerin izlediği içerikler konusu ayrı bir yazının konusu olacak) Gel gör ki teori ile pratik her zaman el ele yürümüyor. Zaman zaman hepimizin içine düşebildiği o zihinsel karmaşa ve tükenmişlik anları oluyor. Geçtiğimiz hafta elim ne kaleme gitti ne kitaba. Günler günleri kovaladı ve fark ettim ki içten içe tembelliğe doğru sürüklendiğim, üretmek yerine tükettiğim bir girdabın içine düşüyorum. Geçen akşam, yolun yorgunluğu ve yaz sıcağının ağırlığıyla kendimi eve zor attım. Koltuğun üzerine öylece uzanmışım, farkında olmadan uyuklamaya başlamışım. Hani uykunun fazlasını "zaman hırsızlığı" olarak gören, uykuda geçen süreyi ömrü heba etmek sayan o tipler vardır ya... Hah, işte ben de tam onlardanım! Gündüzleri iş hayatının ve koşturmacanın gereği olarak sadece ayakta kalacak kadar uyumayı; esas üretkenliğimi ise gecenin o sessiz, derin saatlerinde yazarak, çalışarak geçirmeyi adet edinmeye çalışıyorum. Ama o akşam, elimde telefonla koltukta sızıp kalmışım... Oysa masamda üzerinde çalıştığım iki kitabım var: Biri polisiye kurgu, diğeri ise hikâye kitabı. "Her hafta ne olursa olsun en az bir sayfa ekleyeceğim" diye kendime verdiğim o sözün dışına çıktığımı, kitapların bile yüzüne bakmadığımı fark ettim... Tüketici safında çoktan yerimi almıştım. Tam bu zayıflığı —hatta biraz mübalağa ile söyleyeyim, bu çürümeyi— kendimde görünce zihnimde şimşekler çaktı. Parmaklarımızın altında kayıp giden o sonsuz içerikler, videolar, bildirimler... "Dijital tüketici" denilen şey tam olarak bu işte. Teknoloji çağında pasif birer alıcıya dönüşmek; başkalarının fikirlerini, hayatlarını ve ürettiği görselleri durmaksızın yutmak ama geriye hiçbir nitelikli çıktı bırakmamak. Boş teneke her zaman ses çıkarır bilirsiniz! Peki, teknoloji çağında bu dijital tüketimi nasıl verimli hale getirebiliriz? Teknolojiyi zihnimizi uyuşturan bir afyon olmaktan çıkarıp nasıl üretime dönüştürebiliriz? Her şeyin başı eğitim arkadaş! Toplumsal bir dönüşüm istiyorsak bunu münferit çabalarla bir yere kadar başarabiliriz. Aile, Birey ve Devlet sacayağını bir an önce kurmak zorundayız. Bilhassa eğitimin ve sosyalleşmenin temeli olan ana sınıfı seviyesinde, çocuklarımıza dijital dünyayı bir "tüketim parkı" olarak değil, bir "üretim atölyesi" olarak tanıtmamız şart. Bu konuda işin ehli olan insanlar fikir jimnastiği yapması gerek... Ailede başlayan farkındalık konusunda ise önerim şu olur: "Uslu dursun" diye eline ekran verilen çocuklar, pasif zihinler olarak yetişiyor. Tetiklediği hastalıkları değinmiyorum bile. Aile, dijital araçları bir eğlence değil; bir merak ve araştırma aracı olarak önlerine koymalı. Burada kendimden bir örnek vereyim: Lise döneminde babam bize televizyon izletmezdi; sadece akşam yemeğinde haberler açılırdı. Ben sonradan bu yasağı delmek için radyo dinlemeye başladım. Radyo dinlemek, dinlediğimi zihnimde resmetmek ve o resimleri de yazıya dökmek bende üretime vesile oldu. Tabii ne kadr başarılı olup olmadığım tartışmaya açık. Yanlış anlaşılmasın çocuklara telefonları tamamen yasaklayalım demiyorum ama görsel akışlar yerine bir masal, bir hikâye dinletebiliriz. Çünkü sürekli hızlı içerik tüketen bir beyin, bir süre sonra kitap okumakta zorlandığı gibi, dikkat ve algısında da sorun oluyor ki bununla ilgili bilimsel çalışmalar sunuldu... Benim baktığım nokta en basit nokta. Lakin şuan çocukların istekleri dijital ekrandan öğrendikleri o pembe dünyadaki şeyler. Aile ne yapıp edip çocuğun dediği noktaya gelince ve çocuk ekranda gördüğü hayat ile gerçek hayatı ayırt edemeyip doyumsuzluğa doğru yol alırken bu facia çıkmaz sokağa doğru eğriliyor. Tam bu noktada aslında bireysel disiplin şart. İşten yorgun argın gelen bir ebeveynin kendisine bir saatlik alan açmak için çocuğun eline telefon vermesini, ya da yemek yesin diye ekrana kilitlemesini hafife almıyorum. Gerçekten çok zor bir durum. Ama günün sonunda kendi Z raporumuzu almaya kalktığımızda, "Ben ne ürettim, ne kattım?" sorumluluğunu sonradan kime yükleriz... Yarın bir gün çocuğun olduğunda seni de göreceğiz diyenlerin sesini duyar gibiyim... Belki de siz Haklısınız. Bilemiyorum, Rabbim isteyene versin ne diyeyim… Politika boyutuna gelince: Ana sınıfından itibaren çocuklara teknolojiyi sadece "kullanmayı" değil; kurgulamayı, yazmayı, üretime dönüştürmeyi öğreten bir müfredat sunulmalı. Yapay zekâ ile sonuca giden işler yerine; "Sen olsaydın bu hikâyeyi nasıl bitirirdin, sen ne yapardın?" sorularıyla çocuklara sil baştan kurgu yaptırmak gerek. Çocuklarımızın eline verilen tabletler oyun için değil, çizim yapmak için; bilgisayarlar algoritma kurmak ve veri işlemek için kullanılmalı. Tüketici çocuk sadece alır; üreten çocuk ise sorgular, inşa eder ve geleceğe yön verir. Düşünün! Bugün çağın sunduğu o dijital dünyada uykuda mısınız, yoksa uyanıp kendi hikâyenizi yazmaya hazır mısınız? Şunu da itiraf edeyim: Hayata geç kalmışlık ile erken gelmişlik arasında sıkışıp kalmışlığın ve bazı şeyler için geç kaldığım düşüncesinin ağırlığıyla yazdım bu yazıyı. Uyku, vakit hırsızıdır. Bu neresinden bakarsanız bakın böyle... Şu an ne kadar uyanık kalırsam kalayım, o kaçan zamana yetişemiyor olmanın bedeli ağır... Bu bedeli yarın ne siz ödeyin ne de çocuklarınız... Top yine de sizde. İster aut olsun ister gol...
Ekleme Tarihi: 21 Ağustos 2026 -Cuma

​ÜRETMEK ve TÜKETMEK

Üretmek ile tüketmek arasındaki kavramsal sınırı uzun uzun açıklamayı çalışmanın beyhude bir uğraş olacağını düşünüyorum. Bu yüzden tanımlamaları es geçip odak noktamı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnsan olarak, tüketen birer fani olmaktan çıkıp üreten, değer katan bireyler haline gelebiliriz. Asıl enerjimizi ve zihinsel çabamızı yoğunlaştırmamız gereken tek öncelik ya da öncelikler ekranda gördüğümüz bize özendirilmeye çalışan hayat biçimleri olmaması gerek...

Gözlemlediğim ve neredeyse artık her masada önümüze atılan konu; çocukların, bizlerin izledikleri... Kendi ailem ve evli arkadaşlarımın çocukları dahi sokakta gördüğüm şu ki; askıya alınmış değerler. Ve o değerlerle birlikte benliğimiz, fikrimiz ve zikrimiz. Gerçi değerleri yok olan bir bireyin varlığından nasıl bahsedebiliriz ki? Her şeyden önce şu hep aklımızın bir köşesinde olmalı: Her ne yapıyorsak yapalım, "en iyisini yapan veya en azından yapmaya çalışan" biri olmak zorundayız. Yıllardır hevesle savunduğumuz ilke bu. Ancak bir de çevrenize bir bakın...

Asıl temele oturtmamız gereken soru şu: Biz ne yapabiliriz ve bunu en nitelikli şekilde nasıl yapabiliriz? Bu soruların peşine düşmek zorundayız. Aslında büyüklere de net bir çizgi çekip, "Siz bize ne verdiniz ki bizden ne istiyorsunuz?" diye haykırmak geçiyor içimden. Büyüklerin çağı ile kendi çağımızı ve içine doğduğumuz şu teknolojik çağı bir üçgenin köşelerine oturtsak; aradaki açıların toplamının bugünkü toplumsal çıktıyı verdiğini görmek hiç de zor olmasa gerek... (Gençlerin izlediği içerikler konusu ayrı bir yazının konusu olacak)

Gel gör ki teori ile pratik her zaman el ele yürümüyor. Zaman zaman hepimizin içine düşebildiği o zihinsel karmaşa ve tükenmişlik anları oluyor. Geçtiğimiz hafta elim ne kaleme gitti ne kitaba. Günler günleri kovaladı ve fark ettim ki içten içe tembelliğe doğru sürüklendiğim, üretmek yerine tükettiğim bir girdabın içine düşüyorum.

Geçen akşam, yolun yorgunluğu ve yaz sıcağının ağırlığıyla kendimi eve zor attım. Koltuğun üzerine öylece uzanmışım, farkında olmadan uyuklamaya başlamışım. Hani uykunun fazlasını "zaman hırsızlığı" olarak gören, uykuda geçen süreyi ömrü heba etmek sayan o tipler vardır ya... Hah, işte ben de tam onlardanım! Gündüzleri iş hayatının ve koşturmacanın gereği olarak sadece ayakta kalacak kadar uyumayı; esas üretkenliğimi ise gecenin o sessiz, derin saatlerinde yazarak, çalışarak geçirmeyi adet edinmeye çalışıyorum. Ama o akşam, elimde telefonla koltukta sızıp kalmışım...

Oysa masamda üzerinde çalıştığım iki kitabım var: Biri polisiye kurgu, diğeri ise hikâye kitabı. "Her hafta ne olursa olsun en az bir sayfa ekleyeceğim" diye kendime verdiğim o sözün dışına çıktığımı, kitapların bile yüzüne bakmadığımı fark ettim... Tüketici safında çoktan yerimi almıştım.

Tam bu zayıflığı —hatta biraz mübalağa ile söyleyeyim, bu çürümeyi— kendimde görünce zihnimde şimşekler çaktı. Parmaklarımızın altında kayıp giden o sonsuz içerikler, videolar, bildirimler... "Dijital tüketici" denilen şey tam olarak bu işte. Teknoloji çağında pasif birer alıcıya dönüşmek; başkalarının fikirlerini, hayatlarını ve ürettiği görselleri durmaksızın yutmak ama geriye hiçbir nitelikli çıktı bırakmamak. Boş teneke her zaman ses çıkarır bilirsiniz!

Peki, teknoloji çağında bu dijital tüketimi nasıl verimli hale getirebiliriz? Teknolojiyi zihnimizi uyuşturan bir afyon olmaktan çıkarıp nasıl üretime dönüştürebiliriz?

Her şeyin başı eğitim arkadaş! Toplumsal bir dönüşüm istiyorsak bunu münferit çabalarla bir yere kadar başarabiliriz. Aile, Birey ve Devlet sacayağını bir an önce kurmak zorundayız. Bilhassa eğitimin ve sosyalleşmenin temeli olan ana sınıfı seviyesinde, çocuklarımıza dijital dünyayı bir "tüketim parkı"

olarak değil, bir "üretim atölyesi" olarak tanıtmamız şart. Bu konuda işin ehli olan insanlar fikir jimnastiği yapması gerek...

Ailede başlayan farkındalık konusunda ise önerim şu olur: "Uslu dursun" diye eline ekran verilen çocuklar, pasif zihinler olarak yetişiyor. Tetiklediği hastalıkları değinmiyorum bile. Aile, dijital araçları bir eğlence değil; bir merak ve araştırma aracı olarak önlerine koymalı. Burada kendimden bir örnek vereyim: Lise döneminde babam bize televizyon izletmezdi; sadece akşam yemeğinde haberler açılırdı. Ben sonradan bu yasağı delmek için radyo dinlemeye başladım. Radyo dinlemek, dinlediğimi zihnimde resmetmek ve o resimleri de yazıya dökmek bende üretime vesile oldu. Tabii ne kadr başarılı olup olmadığım tartışmaya açık. Yanlış anlaşılmasın çocuklara telefonları tamamen yasaklayalım demiyorum ama görsel akışlar yerine bir masal, bir hikâye dinletebiliriz. Çünkü sürekli hızlı içerik tüketen bir beyin, bir süre sonra kitap okumakta zorlandığı gibi, dikkat ve algısında da sorun oluyor ki bununla ilgili bilimsel çalışmalar sunuldu... Benim baktığım nokta en basit nokta. Lakin şuan çocukların istekleri dijital ekrandan öğrendikleri o pembe dünyadaki şeyler. Aile ne yapıp edip çocuğun dediği noktaya gelince ve çocuk ekranda gördüğü hayat ile gerçek hayatı ayırt edemeyip doyumsuzluğa doğru yol alırken bu facia çıkmaz sokağa doğru eğriliyor.

Tam bu noktada aslında bireysel disiplin şart. İşten yorgun argın gelen bir ebeveynin kendisine bir saatlik alan açmak için çocuğun eline telefon vermesini, ya da yemek yesin diye ekrana kilitlemesini hafife almıyorum. Gerçekten çok zor bir durum. Ama günün sonunda kendi Z raporumuzu almaya kalktığımızda, "Ben ne ürettim, ne kattım?" sorumluluğunu sonradan kime yükleriz...

Yarın bir gün çocuğun olduğunda seni de göreceğiz diyenlerin sesini duyar gibiyim... Belki de siz Haklısınız. Bilemiyorum, Rabbim isteyene versin ne diyeyim…

Politika boyutuna gelince: Ana sınıfından itibaren çocuklara teknolojiyi sadece "kullanmayı" değil; kurgulamayı, yazmayı, üretime dönüştürmeyi öğreten bir müfredat sunulmalı. Yapay zekâ ile sonuca giden işler yerine; "Sen olsaydın bu hikâyeyi nasıl bitirirdin, sen ne yapardın?" sorularıyla çocuklara sil baştan kurgu yaptırmak gerek. Çocuklarımızın eline verilen tabletler oyun için değil, çizim yapmak için; bilgisayarlar algoritma kurmak ve veri işlemek için kullanılmalı. Tüketici çocuk sadece alır; üreten çocuk ise sorgular, inşa eder ve geleceğe yön verir.

Düşünün! Bugün çağın sunduğu o dijital dünyada uykuda mısınız, yoksa uyanıp kendi hikâyenizi yazmaya hazır mısınız? Şunu da itiraf edeyim: Hayata geç kalmışlık ile erken gelmişlik arasında sıkışıp kalmışlığın ve bazı şeyler için geç kaldığım düşüncesinin ağırlığıyla yazdım bu yazıyı. Uyku, vakit hırsızıdır. Bu neresinden bakarsanız bakın böyle... Şu an ne kadar uyanık kalırsam kalayım, o kaçan zamana yetişemiyor olmanın bedeli ağır...

Bu bedeli yarın ne siz ödeyin ne de çocuklarınız...

Top yine de sizde. İster aut olsun ister gol...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.