Seyyid Kutub’un o sarsıcı sözü, bugün de zihinlerde yankılanmaya devam ediyor: "Amerika’dan nefret ediyorum. Fakat Amerika’nın vicdanına sığınan Müslüman’dan daha çok nefret ediyorum." NATO Zirvesi gününde bu sözü paylaşan arkadaşıma, "Bu ifade, kendi öz değerlerine sırtını dönüp sadece Batı’yı bir 'kurtuluş reçetesi' gibi gören ve Batı hayranlığını bir entelektüel kimlik sananlara tokat gibi bir uyarı" diyebildim. Evet, gerçek düşüncem de bu yönde.
Uluslararası ilişkiler, duygusal tepkilerin ötesinde, soğukkanlı ve stratejik bir akılla yürütülmesi gereken bir satranç oyunu değil midir? Biraz daha basite indirgemek gerekirse; iş yerinde bile hep hoşnut olduğunuz insanlarla mı berabersiniz? Sırf ortam gerilmesin diye ilmi siyaset yapmıyor musunuz? Stratejik hareket etmek zorundayız. Bu yüzden, NATO üyeliği meselesine duygusal değil, aklıselimle yaklaşmak gerekir. Elbette Türkiye’nin maruz kaldığı ambargoları, terör örgütlerine verilen "müttefiklik" kılıflı destekleri ve uğradığımız haksızlıkları unutmuş değiliz. Ancak "Türkiye NATO’dan çıksaydı ya da hiç girmeseydi daha mı iyi olurdu?" sorusunun cevabı, çevremizde bizden boşalacak alanı doldurmak için fırsat kollayan kuşatmacı zihniyetler göz önüne alındığında, kesinlikle "hayır"dır. Masada olmak, söz söylemek ve en azından kendi çıkarlarımızı o çatının altında savunabiliyor olmak daha evla değil mi? Yine basit bir örnek vereyim. Sizin hakkınızda kararlar alınıp uygulanması mı iyi olur yoksa sizin olduğunuz anda sizin için alınan kararlar mı iyidir? Birde karar alıcıların sizin düşmanınız olduğunu düşünün...
Şimdi bu "NATO’da olmak mı, olmamak mı?" sorusunu geride bırakıp başka bir noktaya değinmek istiyorum. Ancak asıl konuma geçmeden önce şunu özellikle belirtmeliyim: Hayatım boyunca hiçbir zaman partizan biri olmadım, olamadım. Bu yüzden sarf edeceğim övgü dolu sözleri bir partinin genel başkanına değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanına ithafen söylüyorum.
Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, sadece bir toplantı değil, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olma iddiasını tescillediği tarihî bir andı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın basın toplantısında, özellikle soru-cevap kısmında Yunan gazeteciye verdiği "Biz Yunan’ı gözlerinden tanırız" cevabı, sadece diplomatik bir nüktedanlık değil, aynı zamanda Türkiye’nin bölgedeki tüm aktörlere karşı ne kadar hâkim ve özgüvenli olduğunun bir göstergesiydi.
Bu noktada, Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in zirve süresince takındığı "Türkiye tarafından savaş tehdidi altındayız" şeklindeki çıkışları, Ankara’nın sergilediği ağırbaşlı ve çözüm odaklı tutum karşısında etkisiz kalmıştır. Yunanistan Başbakanı’nın o sözlerini duyunca aklıma bir atasözü geldi: "***** öldürmektense korkutmak iyidir."
Ne yalan diyeyim, F16'lar Kuzey Kıbrıs'a konuşlanınca acana Kıbrıs sonra peşinden Yunanistan'ın dahil olacağı bir savaş kapımızda mı diye düşündüm... Allah korusun böyle bir şey olsa İsrail durur mu? Yunanistan'ın endişesi boş değil gibi ama şimdilik korkuyor olmaları iyi... Bakalım zaman ne gösterecek... Hayırlısı!
Neyse. Biz devam edelim.
Türkiye, Avrupa’nın güvenliğinde kilit rol oynadığını ve artık "sadece dinleyen" değil, "oyun kuran" bir aktör olduğunu bir kez daha tüm dünyaya göstermiştir; hem de göğsünü gere gere... Zirvenin en çok konuşulan başlıklarından biri, F-35 ve S-400 denklemiydi. Ankara’nın kendi hava savunma sistemlerini geliştirme konusundaki kararlılığı ve bu süreçteki "bizi izlemeye devam edin" mesajı, savunma sanayiindeki bağımsızlık iddiamızın altını çiziyor. ASELSAN başta olmak üzere yerli savunma devlerimizin bu zirvedeki görünürlüğü, Türkiye’nin teknolojik olarak geldiği noktanın en somut kanıtıdır.
Masada sadece siyasi kararlar değil, 50 milyar doları aşan tedarik anlaşmaları gibi ekonomik vizyonlar da vardı. Türkiye’nin kültürel ve gastronomik değerlerini dünya liderlerine başarıyla tanıtması, zirvenin "güç" kullanımındaki başarısını da gözler önüne serdi. Denizli’nin yanık yoğurduna kadar uzanan bu detaylar, devlet geleneğimizin nezaketi ile modern diplomasiyi birleştirmekten başka ne olabilir?
Trump ile Erdoğan arasındaki muhabbeti, Fransa, İtalya ve diğer ülkelerin yaklaşımını, her ülkeye düzenlenen karşılama törenlerini, mehteri, yemek sofrasını, külliyeyi, aile fotoğrafını ve o meşhur kediyi es geçiyorum. Çünkü hepsini gördük, duyduk ve üzerine konuştuk.
Sonuç olarak; Türkiye, Ankara Zirvesi’ni herhangi bir aksaklık yaşanmadan başarıyla yönetmiş ve "NATO birbirine bağımlı ülkelerin değil, birbirine güç katan müttefiklerin ittifakı olmalıdır" diyerek yeni dönem stratejisini ilan etmiştir. Bizler, duygularımızı vicdanımızın pusulası, aklımızı ise devletimizin rehberi kılarak bu süreci takip etmeye devam edeceğiz. Emeği geçen herkesi, Türkiye’nin bu büyük diplomatik sınavdan başarıyla çıkmasından dolayı tebrik etmek gerekir.
Her zaman olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan, bu ülkenin bir evladı olmaktan gurur duyuyorum. Göğsüm kabardı; heyecanla takip ettiğim ve zaman zaman tüylerimi diken diken eden anlar oldu.
