ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

Yok efendi, yok!

İsminin dibine yatırdığım sabrımı boncuk gibi gün gün ipe sererken, gönül bağının güllerinin şimdiden sonbahara boyun eğer gibi düşüşünü izleyen gözlerimi yoldan çekeli hayli zaman olmuş... Ne erdim diyebiliyorum ne de ham kaldım. Dalından düşmüş toprağa karışmış tohum misali yeşermeyi bekleyen gibi kendi otağımda bekleyişlerin adresiydi yaşadığım şehir... Vezir olmayı da rezil olmayı da göze alan yüreğimi sessizlik hamurunda mayalarken zannettiler ki aşktan bir çare düşünce gönül eli, kalemi eline almış... Yok efendi, yok! Sevmeyi seven kalemim, duvarda olmayan bir kare fotoğrafı, yıllardır gelmeyecek olanı, bir çiçeği, bir çocuğu, karıncayı bile yazmayı sevdi... Kalem, kağıtla oyalanmak istedi. Dil, "seviyorum" demeyi dahi göze alamazken kalem kağıda basbas bağırıp, yaprak yaprak naralar attı... İnsan çırak gibidir ama kalem usta gibi kağıdı işlerken olanı değil olmasını istediğini yazıyordu. Yalan yok, ayıbını kendine sakladı. Silginin kullanılmadığı kalemler kullanılırken yazılanlar adresi olmayan o yere gönderildi. Başka usta ellerde hayat bulan kelam, sahibinin gözlerinin önünde bütün çıplaklığı ile dururken, sessizlik hırkası omuzlarına bırakıldı... Ar vardı, namus vardı. Tek başına bir odada bile utanan yüzü önünde, bir koltukta otururken sol ayağının üzerine sağ ayağını atan adam, edeple kağıdın üzerinde parmaklarını gezdirirken, kadın sırrı aşikar ediyordu... Yok efendi, yok! İnanma. Dedim ya seni değil, sevmeyi seviyordu. Hem düşündüğü insan ile sen bir misin? O ki bir çiftçi gibiydi. Gönül bahçesini eker biçerdi. Gülün dikeni var diye ezip geçmezdi. O ki suskunluğu anlardı. Kırılıp küsmezdi. O pişmiş aş gibiydi. Bir de sana bak, çiğ soğan gibi... ... 07.05 treni... Dün gece tesadüfen denk geldiğim, "Kayıp kervansaray kaydı, teller ağladı" şarkısı "her ay" diye sözde şiiri yazdırırken de bu sabah bu yazıyı kaleme aldırıyordu... Sözde diyorum çünkü şiir yazma konusunda becerikli olmadığımın farkındayım. Düşünsenize her ay belirli aralıklarla sadece bir dakika sürecek "Nasılsın?" Sorusu ile yoğrulan ömrü... Delilik yahu! Ama eylem her ne kadar "delilik" olarak adlandırmış olsam da bunun düşüncesi ve o düşünce yoğunluğu kalemi kağıda dokunduruyordu... Neyse, buna da takılmıyorum açıkçası. Şiiri kaleme alırken hasreti içimden alıp kağıda nakış etti ya, daha ne isterim... Bu arada "teller ağladı" şarkısı kimindir, kim seslendirdi merak dahi etmedim. Merakımı uyandırmayan ama sayfalarca yazdıran bu şarkıyı bir bayanın sesinden dinlemek güzeldi... ... Bu yazıyı yazarken nedense aklıma Yahya Kemal Beyatlı geliyor... Biraz buruk, biraz da merakla... Malum, onun "Sessiz Gemi" şiirini bilmeyen, en azından duymayan yoktur. O şiir, Nâzım Hikmet'in annesi Celile Hanım'dan ayrılışının yarattığı derin çaresizliği ve hüznü anlatır... Sevdasını kenara bırakıp, yıllar sonra gözleri az gören Celile Hanım'ı tanımazlıktan gelen, en azından selamı esirgeyen Beyatlı'ya içten içe kızarken buluyorum kendimi... Ayıp efendi, ayıp! Tamam, oğlu hapse düştü diye senden yardım isteyen mektup gönderen kadına sessiz kalabilirsin de ne bileyim, insan bir döner bakar, en azından bir selam verir. İnsan, insanı selam verecek kadar hatır bırakmalıydı. Bence. Neyse. Sanki yüreğime su serpercesine aklıma bu sefer Tanpınar geliyor. O da Beyatlı'nın İstanbul Üniversitesi'nden öğrencisi... Otel odasında ömrünün son 19 yılını geçiren Beyatlı'yı ziyarete giden Tanpınar, onun yaşlılık, biraz da yalnız kalmış hâlini görüyor... Onun Beyatlı'nın hallerini anlatırken yıllar önce kendi yazdığım "63 Yaşındaki Adam" yazım aklıma geliyor... Olsun! Beyatlı sevdiğim bir yazar. Birileri her zaman bir şeyleri kağıda işliyordu... Ama bir kez daha anlıyorum ki yazan, yazmaya çalışan genelde insanlarda şunu gördüm: "Sevmeyi sevmek." Sevmeyi sevmeyen insanlar naçar kalıyordu... Elhamdülillah, gönül evi diye bir şey vardı ve oraya çok şey sığıyordu... Yoksa insan, bir çiçeği, bir kediyi, ay'ı tutup nasıl şiir yazardı... Bakmayın sevdaya dair yazılar kaleme aldığımı, ben de sevmeyi sevenlerdenim... Kavuşmak dışında her şey vardır. Kelam Sultanım, "Aşkta kavuşmak yoktur; kavuşma olursa aşk olmaz, çoluk çocuk olur" demişti... Sultanımdan öğrendiğimin hakkını vereyim, değil mi? Yoksa "O kadar sohbetine gidiyorsun, bir şey öğrenemedim mi?" demesinler...
Ekleme Tarihi: 23 Temmuz 2026 -Perşembe

Yok efendi, yok!

İsminin dibine yatırdığım sabrımı boncuk gibi gün gün ipe sererken, gönül bağının güllerinin şimdiden sonbahara boyun eğer gibi düşüşünü izleyen gözlerimi yoldan çekeli hayli zaman olmuş...

Ne erdim diyebiliyorum ne de ham kaldım. Dalından düşmüş toprağa karışmış tohum misali yeşermeyi bekleyen gibi kendi otağımda bekleyişlerin adresiydi yaşadığım şehir...

Vezir olmayı da rezil olmayı da göze alan yüreğimi sessizlik hamurunda mayalarken zannettiler ki aşktan bir çare düşünce gönül eli, kalemi eline almış... Yok efendi, yok!

Sevmeyi seven kalemim, duvarda olmayan bir kare fotoğrafı, yıllardır gelmeyecek olanı, bir çiçeği, bir çocuğu, karıncayı bile yazmayı sevdi... Kalem, kağıtla oyalanmak istedi. Dil, "seviyorum" demeyi dahi göze alamazken kalem kağıda basbas bağırıp, yaprak yaprak naralar attı...

İnsan çırak gibidir ama kalem usta gibi kağıdı işlerken olanı değil olmasını istediğini yazıyordu. Yalan yok, ayıbını kendine sakladı. Silginin kullanılmadığı kalemler kullanılırken yazılanlar adresi olmayan o yere gönderildi. Başka usta ellerde hayat bulan kelam, sahibinin gözlerinin önünde bütün çıplaklığı ile dururken, sessizlik hırkası omuzlarına bırakıldı... Ar vardı, namus vardı. Tek başına bir odada bile utanan yüzü önünde, bir koltukta otururken sol ayağının üzerine sağ ayağını atan adam, edeple kağıdın üzerinde parmaklarını gezdirirken, kadın sırrı aşikar ediyordu...

Yok efendi, yok! İnanma. Dedim ya seni değil, sevmeyi seviyordu. Hem düşündüğü insan ile sen bir misin?

O ki bir çiftçi gibiydi. Gönül bahçesini eker biçerdi. Gülün dikeni var diye ezip geçmezdi. O ki suskunluğu anlardı. Kırılıp küsmezdi. O pişmiş aş gibiydi. Bir de sana bak, çiğ soğan gibi...
...
07.05 treni... Dün gece tesadüfen denk geldiğim, "Kayıp kervansaray kaydı, teller ağladı" şarkısı "her ay" diye sözde şiiri yazdırırken de bu sabah bu yazıyı kaleme aldırıyordu... Sözde diyorum çünkü şiir yazma konusunda becerikli olmadığımın farkındayım. Düşünsenize her ay belirli aralıklarla sadece bir dakika sürecek "Nasılsın?" Sorusu ile yoğrulan ömrü... Delilik yahu! Ama eylem her ne kadar "delilik" olarak adlandırmış olsam da bunun düşüncesi ve o düşünce yoğunluğu kalemi kağıda dokunduruyordu...
Neyse, buna da takılmıyorum açıkçası. Şiiri kaleme alırken hasreti içimden alıp kağıda nakış etti ya, daha ne isterim... Bu arada "teller ağladı" şarkısı kimindir, kim seslendirdi merak dahi etmedim. Merakımı uyandırmayan ama sayfalarca yazdıran bu şarkıyı bir bayanın sesinden dinlemek güzeldi...
...
Bu yazıyı yazarken nedense aklıma Yahya Kemal Beyatlı geliyor... Biraz buruk, biraz da merakla... Malum, onun "Sessiz Gemi" şiirini bilmeyen, en azından duymayan yoktur. O şiir, Nâzım Hikmet'in annesi Celile Hanım'dan ayrılışının yarattığı derin çaresizliği ve hüznü anlatır... Sevdasını kenara bırakıp, yıllar sonra gözleri az gören Celile Hanım'ı tanımazlıktan gelen, en azından selamı esirgeyen Beyatlı'ya içten içe kızarken buluyorum kendimi... Ayıp efendi, ayıp! Tamam, oğlu hapse düştü diye senden yardım isteyen mektup gönderen kadına sessiz kalabilirsin de ne bileyim, insan bir döner bakar, en azından bir selam verir. İnsan, insanı selam verecek kadar hatır bırakmalıydı. Bence.
Neyse. Sanki yüreğime su serpercesine aklıma bu sefer Tanpınar geliyor. O da Beyatlı'nın İstanbul Üniversitesi'nden öğrencisi... Otel odasında ömrünün son 19 yılını geçiren Beyatlı'yı ziyarete giden Tanpınar, onun yaşlılık, biraz da yalnız kalmış hâlini görüyor... Onun Beyatlı'nın hallerini anlatırken yıllar önce kendi yazdığım "63 Yaşındaki Adam" yazım aklıma geliyor...

Olsun! Beyatlı sevdiğim bir yazar.

Birileri her zaman bir şeyleri kağıda işliyordu...

Ama bir kez daha anlıyorum ki yazan, yazmaya çalışan genelde insanlarda şunu gördüm: "Sevmeyi sevmek." Sevmeyi sevmeyen insanlar naçar kalıyordu... Elhamdülillah, gönül evi diye bir şey vardı ve oraya çok şey sığıyordu... Yoksa insan, bir çiçeği, bir kediyi, ay'ı tutup nasıl şiir yazardı...

Bakmayın sevdaya dair yazılar kaleme aldığımı, ben de sevmeyi sevenlerdenim... Kavuşmak dışında her şey vardır. Kelam Sultanım, "Aşkta kavuşmak yoktur; kavuşma olursa aşk olmaz, çoluk çocuk olur" demişti... Sultanımdan öğrendiğimin hakkını vereyim, değil mi? Yoksa "O kadar sohbetine gidiyorsun, bir şey öğrenemedim mi?" demesinler...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.