ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

Tahrîf , bir Kevser iştiyakı

Sabahı edememiş gözlerimi sokak lambalarının ışık huzmesine hapsetmeye çalışırken aklıma düşüyor o soru: İçip de doymadığımız bir Kevser var mıydı? Ne oluyorsa gecenin bu derin sessizliğinden oluyor. Gözlerimden ziyade zihnim tutunmaya çalışıyor bir yerlere. Gönlümün son zamanlardaki değişimini, sesime ve hayatıma kattığı renkleri izlerken; bu sevincin kaleme kattığı güzellikleri fark etmek beni daha da mutlu ediyor. "Sen hiç gülmez misin?" diye merak edenlere, sokak ortasında kendi kendime gülerken yakaladığım anları nasıl anlatabilirim ki? Bir şeyler olacak, hissediyorum. Bu his o kadar yoğun ki gönül evimin bahçesinden demet demet güller deriyor... Şimdi Marmaray’dayım. Rayların ritmi zihnimin akışına karışırken camdan dışarı bakıyorum. Güneş, denizin ufkundan henüz başını kaldırıyor ve o ilk ışık huzmesi vagonun camından içeri sızarken içimdeki o bitmek bilmeyen susuzluğu aydınlatıyor. Bugün, bu huzurun ortasında elimdeki telefonu bırakıp sokak lambalarının ışıklarına takılıyor gözlerim. Yazının başında sorduğum soruya bir yenisi ekleniyor: Sofraya aç oturan ile tok oturan bir olur mu? Cevap aramaktan ziyade, neyin neden olduğunu aydınlatan sorulardı bunlar. Gönlümün neden geri vites yapmak istemediğini, neden bu kadar direndiğini yavaş yavaş anlıyorum. Elimi yüreğime götürüp o kalp atışını duymak istiyorum. Bu duygu beni, benden bile geçirecek gibi... Kevser de tam böyle bir şeydi. Bu hal bir eksiklik değil, tam aksine bir iştiyaktı. Âşık içtikçe susar, sustukça içerdi. İnsan ruhu sonsuzluğa ayarlı bir saat gibidir; bu yüzden hiçbir maddi kadeh onu tam anlamıyla doyuramaz. Mevlana’nın dediği gibi: "Denizi bir kaba sığdırsan ne kadarını alır? Sadece bir günlük rızkı..." Tasavvufi gelenekte saki ile âşık arasındaki ilişki Kevser benzetmesiyle anlatılır. Âşık insan doymaz. Benim için de Kevser, aşktan başka bir şey değildi. Ben bu gönül sofrasına en başından beri aç oturdum. Öyle bir açlık ki bu; ne kadar içersem içeyim o pınara doyulmuyor... Çünkü ihtiyaç, duanın anahtarıdır. Aç olan için kuru bir ekmeğin ziyafetten farkı yoktur; tok olan ise en mükellef sofrada bile kusur arar. Yani nimetin kıymetini "ihtiyaç" belirler. Öyle değil mi? Kendimi tahrif edilmiş gibi hissediyorum. Tahrif; bozmak, bozulmak demekti. Eski hâlim bozulup yeni bir hâl alınca bu durum hoşuma gitmedi değil. Çünkü biliyorum ki; bilgiye, sevgiye veya hakikate "aç" olan kişi, önüne konan her lokmadan bir feyz devşirir. "Tok" olan, yani kibrinden yahut vurdumduymazlığından doyduğunu sanan kişi ise hakikate kapalıdır; o sofradan nasiplenmeden kalkar. Bir de derviş gönüllü insanlar vardır; bu aşkın zevkini tatmış, o tadı bilenler... Onların karınları tok değildir elbet ama huzuru soludukları için suskunlukları bile bir dildir. Onlar, benim bu çırpınışlarımı, Kevser’e olan bu sonsuz iştiyakımı tanırlar. Bu mukaddes açlıkla rayların üzerinde akarken bazıları doygunluklarının limanına demirlenmiş durumdalar. Güneş yükseliyor, yolculuk sürüyor; dünya dönüyor ama susuzluğum hiç bitmiyor. Biliyorum; o sofradan doymuş olarak kalkmak, yolun bittiği yerdi. Ben ise sonsuza dek acıkmaya, sonsuza dek susamaya talibim. Aşk ile canlar! Aşk ile...
Ekleme Tarihi: 11 Mart 2026 -Çarşamba

Tahrîf , bir Kevser iştiyakı

Sabahı edememiş gözlerimi sokak lambalarının ışık huzmesine hapsetmeye çalışırken aklıma düşüyor o soru: İçip de doymadığımız bir Kevser var mıydı?

Ne oluyorsa gecenin bu derin sessizliğinden oluyor. Gözlerimden ziyade zihnim tutunmaya çalışıyor bir yerlere. Gönlümün son zamanlardaki değişimini, sesime ve hayatıma kattığı renkleri izlerken; bu sevincin kaleme kattığı güzellikleri fark etmek beni daha da mutlu ediyor. "Sen hiç gülmez misin?" diye merak edenlere, sokak ortasında kendi kendime gülerken yakaladığım anları nasıl anlatabilirim ki?

Bir şeyler olacak, hissediyorum. Bu his o kadar yoğun ki gönül evimin bahçesinden demet demet güller deriyor... Şimdi Marmaray’dayım. Rayların ritmi zihnimin akışına karışırken camdan dışarı bakıyorum. Güneş, denizin ufkundan henüz başını kaldırıyor ve o ilk ışık huzmesi vagonun camından içeri sızarken içimdeki o bitmek bilmeyen susuzluğu aydınlatıyor.

Bugün, bu huzurun ortasında elimdeki telefonu bırakıp sokak lambalarının ışıklarına takılıyor gözlerim. Yazının başında sorduğum soruya bir yenisi ekleniyor: Sofraya aç oturan ile tok oturan bir olur mu?

Cevap aramaktan ziyade, neyin neden olduğunu aydınlatan sorulardı bunlar. Gönlümün neden geri vites yapmak istemediğini, neden bu kadar direndiğini yavaş yavaş anlıyorum. Elimi yüreğime götürüp o kalp atışını duymak istiyorum. Bu duygu beni, benden bile geçirecek gibi...

Kevser de tam böyle bir şeydi. Bu hal bir eksiklik değil, tam aksine bir iştiyaktı. Âşık içtikçe susar, sustukça içerdi. İnsan ruhu sonsuzluğa ayarlı bir saat gibidir; bu yüzden hiçbir maddi kadeh onu tam anlamıyla doyuramaz. Mevlana’nın dediği gibi: "Denizi bir kaba sığdırsan ne kadarını alır? Sadece bir günlük rızkı..."
Tasavvufi gelenekte saki ile âşık arasındaki ilişki Kevser benzetmesiyle anlatılır. Âşık insan doymaz. Benim için de Kevser, aşktan başka bir şey değildi. Ben bu gönül sofrasına en başından beri aç oturdum. Öyle bir açlık ki bu; ne kadar içersem içeyim o pınara doyulmuyor...

Çünkü ihtiyaç, duanın anahtarıdır. Aç olan için kuru bir ekmeğin ziyafetten farkı yoktur; tok olan ise en mükellef sofrada bile kusur arar. Yani nimetin kıymetini "ihtiyaç" belirler. Öyle değil mi?

Kendimi tahrif edilmiş gibi hissediyorum. Tahrif; bozmak, bozulmak demekti. Eski hâlim bozulup yeni bir hâl alınca bu durum hoşuma gitmedi değil. Çünkü biliyorum ki; bilgiye, sevgiye veya hakikate "aç" olan kişi, önüne konan her lokmadan bir feyz devşirir. "Tok" olan, yani kibrinden yahut vurdumduymazlığından doyduğunu sanan kişi ise hakikate kapalıdır; o sofradan nasiplenmeden kalkar.

Bir de derviş gönüllü insanlar vardır; bu aşkın zevkini tatmış, o tadı bilenler... Onların karınları tok değildir elbet ama huzuru soludukları için suskunlukları bile bir dildir. Onlar, benim bu çırpınışlarımı, Kevser’e olan bu sonsuz iştiyakımı tanırlar.

Bu mukaddes açlıkla rayların üzerinde akarken bazıları doygunluklarının limanına demirlenmiş durumdalar.

Güneş yükseliyor, yolculuk sürüyor; dünya dönüyor ama susuzluğum hiç bitmiyor. Biliyorum; o sofradan doymuş olarak kalkmak, yolun bittiği yerdi. Ben ise sonsuza dek acıkmaya, sonsuza dek susamaya talibim.

Aşk ile canlar! Aşk ile...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.