ISMAHAN ÇERİBAŞI
Köşe Yazarı
ISMAHAN ÇERİBAŞI
 

ÜNSİYET (İnsan Kalabilmek)

Hayat, bazen en beklenmedik anlarda önümüze bir ayna koyar. Kimi zaman bir sahil lokantasında kahvaltı ederken, kimi zaman iş çıkışı kaldırımda oturmuş bir yabancının bakışlarında... Bizi birbirimize bağlayan o görünmez ipler, aslında ne statü ne de kimlik tanır; sadece yürekten yüreğe akan bir nezakete ihtiyaç duyar. En azından benim düşüncem, inancım bu yönde... Pazar günü, bir büyüğümle sahilde oturmuş, denizin iyot kokusunu içimize çekerek kahvaltı ediyorduk. Tam kahvaltımızın orta yerinde, yüzünde hayatın tüm çizgilerini taşıyan, canlı renkli şallara bürünmüş bir kadın yaklaştı. Elinde tuttuğu o naif çiçekleri, sanki bir sanat eseri sunar gibi uzattı: "Bu güzel bayana bir çiçek almaz mısın?" Lokma boğazıma takılır gibi oldu. Hemen kadının yüzüne bakıp "Beyefendi misafirim, büyüğüm," diyebildim ama yüzümün kızardığını hissettim. Kadın durdu, gözümün içine baka baka, "Sen Hatice Ablanın kiracısı değil misin?" diye sordu. "Evet," deyince, "Abla al be ya bir çiçek, siftah olur," diye ısrarını sürdürdü. Biraz sert bir şekilde "Lütfen!" deyince kadın istemediğimi anladı ve uzaklaştı. Ama nedense yüreğim, ona sert davrandığım için huzursuz olmuştu. Karşımdaki misafirim konuşmaya devam ediyordu ama gözlerim bir yandan dışarıyı tarıyordu. Aradan on dakika geçmeden onu tekrar gördüm. İşaret edip çağırdım, geldi. Gönül almak istercesine, "Çiçek değil de ben sana çay ikram edeyim," dedim. Öyle deyince az ilerideki çocuğunu çağırıp, "Gel abla limonata söyleyecek," dedi. Yerimden kalkıp iki limonata ile döndüğümde, içimdeki o huzursuzluğu da uğurlamış oldum. Aradan yarım saat geçti geçmedi, ikinci bir Roman geldi. Bu sefer daha tanıdıktı: "Afiyet olsun güzel kızımız, tanıdın mı beni?" Onu tanımamak mümkün müydü? Evimin bir alt sokağında oturan komşularım... Kadın, gayet rahat bir şekilde, "Manitan mı?" diye sordu. Bu ne rahatlık, diyemedim ama lokma bu sefer boğazıma düğümlenmişti. Bir yudum sudan sonra nazikçe onu da uğurladım. Peşinden ev sahibi arayınca artık dayanamadım, "Romanlar nerede olduğumu mu söyledi" diye takıldım. Oysa öyle değildi; aşure pişmişti ve davet ediliyordum. Karşımdaki misafirin tuhaf bakışları altında telefonu kapattıktan sonra, "Bu olaylar benim utanmamı gerektirecek bir şey değil. Benim sofram herkese açıktır. Eğer siz olmasaydınız, ben buyur ederdim," dedim. Güldü, "Biliyorum," demekle yetindi. Kahvaltı bitmiş, üzerine içilen çaylardan sonra kordon boyu yürüyüşe çıkmıştık; sohbet ayaküstü devam ediyordu. Geçen haftalarda başıma gelen bir anımı nedense anlatma gereği duydum. Gayrettepe’de, iş yerinin hemen yakınında üstü başı kir pas içinde olan bir abi... Kaldırımda oturuyor. Yanlış anlamayın, dilenmiyor; kimseden bir şey istediğini dört aydır görmedim, duymadım. Arkadaşlarla yemek arasına çıkınca, ben geriden yavaş adımlarla yürürken laf attı: "Abla, yaşamak çok zor be..." O söz adımlarımı durdurmuştu. Haklıydı! Bunun ağırlığını yaşıyordum, hem de hissederek... Belki de o da aynı acı ile kıvranıyordu. "Haklısın abi," dedim ve uzaklaştım. Ondan sonra her gün oradan geçerken bana gülüp, "Abla, nasılsın?" diye soruyor. Adını dahi bilmediğim o adamın gülüşü, her öğle vaktinde içimi ısıtıyor. Hatta bir gün görmesem, "Allah Allah, nerede acaba?" diyorum kendi kendime. Cuma günü işten çıkarken tam kapıda denk geldik. Her zamanki o gülüşüyle, "Abla, nasılsın?" dedi. "İyi abi, sen nasılsın?" diye sorduktan sonra, "Bugün çöpten bir şey çıkmadı, gidiyorum," dedi. O gün, "Leke" denen şey, insanın kıyafetindeki kir değildi bir kez daha anlamıştım. İnsan, hayatın getirdiği bu yorgunluklarla aslında kendi içine bir yolculuğa çıkıyor. Şahit olduğum her yaşam, aslında kendi vicdanımın bir aynası. İnsanın dış görünüşü, geçim derdi veya sahip olduğu sosyal statü, kalbinin safiyetini asla belirleyemiyor. Bizler sadece, hayatın sunduğu o karmaşık sahnede birbirimize değen ruhlarız. Bu yüzden, nezaket bir lüks değil, insan olmanın yegâne göstergesidir. Sizce de öyle değil mi? Yanılmıyorsam Erzurum’lu İbrahim Hakkı Hazretlerine ait bir beyit vardı, Kelam Sultanımdan öğrendiğim: "Harâbât ehlini hor görme Şakir, Defineye mâlik virâneler var." Deli mi, veli mi bilmez insan, bilemez... İnsanın zihnindeki, kalbindeki kir hepsinden daha kötüydü. Evet, öyleydi. İnsan üzerine bir toz, çamur sıçradığı zaman kirlendim zanneder. Lâkin kir bu değildi. Hayatım boyunca sınıflandırmamaya ve "insan olma ve insan kalabilme" erdemine sımsıkı sarıldıkça sınavın daha çetin olduğunu hissettim...Hatta bu konuda Kelam Sultanıma sınavlarımın niye çetinleştiğini sorduğumda, "Yolun kendisi çetin," demişti. Bu çetin yolda insan bazen güzel bir söze, bir çiçeğe veya samimi bir gülüşe ihtiyaç duyuyor. Kimden geldiği, hangi yoldan geçtiği önemli değil; mühim olan o dokunuşun yüreğe değmesi. Ben bugün, Roman komşularıma selam veriyorsam, o abinin gülüşünde kendi huzurumu buluyorsam, bu sadece "ünsiyet" kurabilmenin, yani birbirimizin varlığına, ruhuna aşina olabilmenin huzurudur. İnsan kalabilmek, birbirimizin hayatına bir nebze olsun nezaketle dokunabilmektir. Çiçeğim de, tebessümüm de bu yazıyı yazdığım gün lise öğretmenim Hülya Hanım’dan gelmişti... En ihtiyaç duyduğum zamanda; insanlığımı ve değerimi yeniden hissetmem için. Teninize değil de yüreğinize, canınıza iyi bakın canlar!
Ekleme Tarihi: 02 Temmuz 2026 -Perşembe

ÜNSİYET (İnsan Kalabilmek)

Hayat, bazen en beklenmedik anlarda önümüze bir ayna koyar. Kimi zaman bir sahil lokantasında kahvaltı ederken, kimi zaman iş çıkışı kaldırımda oturmuş bir yabancının bakışlarında... Bizi birbirimize bağlayan o görünmez ipler, aslında ne statü ne de kimlik tanır; sadece yürekten yüreğe akan bir nezakete ihtiyaç duyar. En azından benim düşüncem, inancım bu yönde...

Pazar günü, bir büyüğümle sahilde oturmuş, denizin iyot kokusunu içimize çekerek kahvaltı ediyorduk. Tam kahvaltımızın orta yerinde, yüzünde hayatın tüm çizgilerini taşıyan, canlı renkli şallara bürünmüş bir kadın yaklaştı. Elinde tuttuğu o naif çiçekleri, sanki bir sanat eseri sunar gibi uzattı: "Bu güzel bayana bir çiçek almaz mısın?"

Lokma boğazıma takılır gibi oldu. Hemen kadının yüzüne bakıp "Beyefendi misafirim, büyüğüm," diyebildim ama yüzümün kızardığını hissettim. Kadın durdu, gözümün içine baka baka, "Sen Hatice Ablanın kiracısı değil misin?" diye sordu. "Evet," deyince, "Abla al be ya bir çiçek, siftah olur," diye ısrarını sürdürdü. Biraz sert bir şekilde "Lütfen!" deyince kadın istemediğimi anladı ve uzaklaştı. Ama nedense yüreğim, ona sert davrandığım için huzursuz olmuştu.

Karşımdaki misafirim konuşmaya devam ediyordu ama gözlerim bir yandan dışarıyı tarıyordu. Aradan on dakika geçmeden onu tekrar gördüm. İşaret edip çağırdım, geldi. Gönül almak istercesine, "Çiçek değil de ben sana çay ikram edeyim," dedim. Öyle deyince az ilerideki çocuğunu çağırıp, "Gel abla limonata söyleyecek," dedi. Yerimden kalkıp iki limonata ile döndüğümde, içimdeki o huzursuzluğu da uğurlamış oldum.

Aradan yarım saat geçti geçmedi, ikinci bir Roman geldi. Bu sefer daha tanıdıktı: "Afiyet olsun güzel kızımız, tanıdın mı beni?" Onu tanımamak mümkün müydü? Evimin bir alt sokağında oturan komşularım... Kadın, gayet rahat bir şekilde, "Manitan mı?" diye sordu. Bu ne rahatlık, diyemedim ama lokma bu sefer boğazıma düğümlenmişti. Bir yudum sudan sonra nazikçe onu da uğurladım.

Peşinden ev sahibi arayınca artık dayanamadım, "Romanlar nerede olduğumu mu söyledi" diye takıldım. Oysa öyle değildi; aşure pişmişti ve davet ediliyordum. Karşımdaki misafirin tuhaf bakışları altında telefonu kapattıktan sonra, "Bu olaylar benim utanmamı gerektirecek bir şey değil. Benim sofram herkese açıktır. Eğer siz olmasaydınız, ben buyur ederdim," dedim. Güldü, "Biliyorum," demekle yetindi.

Kahvaltı bitmiş, üzerine içilen çaylardan sonra kordon boyu yürüyüşe çıkmıştık; sohbet ayaküstü devam ediyordu. Geçen haftalarda başıma gelen bir anımı nedense anlatma gereği duydum. Gayrettepe’de, iş yerinin hemen yakınında üstü başı kir pas içinde olan bir abi... Kaldırımda oturuyor. Yanlış anlamayın, dilenmiyor; kimseden bir şey istediğini dört aydır görmedim, duymadım. Arkadaşlarla yemek arasına çıkınca, ben geriden yavaş adımlarla yürürken laf attı: "Abla, yaşamak çok zor be..." O söz adımlarımı durdurmuştu. Haklıydı! Bunun ağırlığını yaşıyordum, hem de hissederek... Belki de o da aynı acı ile kıvranıyordu. "Haklısın abi," dedim ve uzaklaştım. Ondan sonra her gün oradan geçerken bana gülüp, "Abla, nasılsın?" diye soruyor. Adını dahi bilmediğim o adamın gülüşü, her öğle vaktinde içimi ısıtıyor. Hatta bir gün görmesem, "Allah Allah, nerede acaba?" diyorum kendi kendime.

Cuma günü işten çıkarken tam kapıda denk geldik. Her zamanki o gülüşüyle, "Abla, nasılsın?" dedi. "İyi abi, sen nasılsın?" diye sorduktan sonra, "Bugün çöpten bir şey çıkmadı, gidiyorum," dedi. O gün, "Leke" denen şey, insanın kıyafetindeki kir değildi bir kez daha anlamıştım.

İnsan, hayatın getirdiği bu yorgunluklarla aslında kendi içine bir yolculuğa çıkıyor. Şahit olduğum her yaşam, aslında kendi vicdanımın bir aynası. İnsanın dış görünüşü, geçim derdi veya sahip olduğu sosyal statü, kalbinin safiyetini asla belirleyemiyor. Bizler sadece, hayatın sunduğu o karmaşık sahnede birbirimize değen ruhlarız. Bu yüzden, nezaket bir lüks değil, insan olmanın yegâne göstergesidir. Sizce de öyle değil mi?

Yanılmıyorsam Erzurum’lu İbrahim Hakkı Hazretlerine ait bir beyit vardı, Kelam Sultanımdan öğrendiğim:

"Harâbât ehlini hor görme Şakir,

Defineye mâlik virâneler var."

Deli mi, veli mi bilmez insan, bilemez... İnsanın zihnindeki, kalbindeki kir hepsinden daha kötüydü. Evet, öyleydi. İnsan üzerine bir toz, çamur sıçradığı zaman kirlendim zanneder. Lâkin kir bu değildi. Hayatım boyunca sınıflandırmamaya ve "insan olma ve insan kalabilme" erdemine sımsıkı sarıldıkça sınavın daha çetin olduğunu hissettim...Hatta bu konuda Kelam Sultanıma sınavlarımın niye çetinleştiğini sorduğumda, "Yolun kendisi çetin," demişti.

Bu çetin yolda insan bazen güzel bir söze, bir çiçeğe veya samimi bir gülüşe ihtiyaç duyuyor. Kimden geldiği, hangi yoldan geçtiği önemli değil; mühim olan o dokunuşun yüreğe değmesi. Ben bugün, Roman komşularıma selam veriyorsam, o abinin gülüşünde kendi huzurumu buluyorsam, bu sadece "ünsiyet" kurabilmenin, yani birbirimizin varlığına, ruhuna aşina olabilmenin huzurudur. İnsan kalabilmek, birbirimizin hayatına bir nebze olsun nezaketle dokunabilmektir.

Çiçeğim de, tebessümüm de bu yazıyı yazdığım gün lise öğretmenim Hülya Hanım’dan gelmişti... En ihtiyaç duyduğum zamanda; insanlığımı ve değerimi yeniden hissetmem için.

Teninize değil de yüreğinize, canınıza iyi bakın canlar!

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve denizli20haber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.